Biz böyle yaparız. Zaferden sonra içmeyiz. Kendimize daha bir ayılırız.

Bir şey olduğunda herkes kendi işine koyulmak için Akdeniz’de şöyle bir geçiş cümlesi kullanılırdı: “E hedi meydemse…”( E hadi madem herkes görevine…) Ayrıca İnşirah suresindeki “Bir meşgaleden diğerine” şeklindeki hayat serencamını da hatırlarsak… Kaldığımız veya kalamadığımız yerden davamıza devam edelim.

Halkın tercihi belli. Tercih etmeyenlerin de özgürlüğüne saygı duyacak bir tercih. Onlar kazansaydı, dediklerine göre bizleri denize dökeceklerdi... Fakat biz kazandık. Deryamız onlara artar.

O halde herkes sussun ve kalbine, evine, işine, gücüne, aşkına çekilsin artık. Herkes kendini gerçekleştirmeye koyulsun veya silsin.

….

Biri sordu: Sen hangi dünya görüşüne inanıyorsun?

Diğeri söyledi: Dünyayı görmüyorum.

Biri sordu: Nasıl yani? Ahiretci misin? Öte dünyacı?

Diğeri söyledi: Hayır. Beri veya öte dünyayı görmüyorum. Gerektiği kadar görmeye inanıyorum. Görüş açısızım. Görmeyişe inanıyorum. Gayba! Bana göre varlık kocaman bir kalp. Aşk ile üstümüze kilitlenmiş ve içinde gayb olduğumuz kozmik bir oda. Kendimizi ne kadar kaybetmişsek ve ne kadar bulmuşsak kendimizi; o kadar yaşayacağız. O kadar var olacağız. Kalbimize erdikçe sokak olacağız. Ermedikçe köşe bucak…

Her birimiz aslen birer seyyah olsak ta, yer çekici ile de bir eceline çakılıp kalmışız. Kanundan uçamıyoruz tamam. Kanundan da kaçamıyoruz. Bu sevda ile yeryüzüne inelim yeniden. Aşk kovuğuna saklanıp da sorgulanmazlığa, tartışılmazlığa saklanmayalım.  Hele kalbimizin kerametin bir gösterelim. Sorgulama kıyametini…

Mesela bu sevdanın en çok söylenen cümlelerinden birine: "Davamızın arkasındayız!" cümlesinin üstüne kopsun kıyamet: Umarım davamızın arkasına saklanmamışızdır. Eğer öyleyse çıkalım davamızın arkasından, önüne.  

Sahi sizin de bunu düşündüğünüz oluyor mu?

Bir kimliği temsil etmekten ve savunmaktan, adeta o kimliği yaşamaya zamanımız kalmıyor. Temsil sahnekarlığı getiriyor, savunma silahı.

Temsilde gösteri-ş var. Görmekten çok. Bakışları giyiniş var. İçten dışa değil, dıştan içe, olması gerekeni değil beklentiyi giyiniş var. Bir duruş ve düşünüş değil, daimi bir yürüyüş var. Görülmenin hesabıyla  oluşan körleşme var. Kostüm var. İmaj var. Alkışa alışma var. Tepeye çıkma ve tepeden bakma var.

Savunmada savunduğunu sakince yaşayamama ve neden yaşamak istediğini ispat var. Gereksiz laf var. Kîl var. Kâl var. Delil manyaklığı var. Aklını alıp kalbine çekilmek değil, akıllandırma iddiası var. İkna olmuşluğunu unutma, ikna etme gayreti var. 

Halbuki biz daha doğmadan hangi dava açıldıysa boynumuza: onu yaşamak istiyoruz. İnsanlığımızı. Koptuğumuz Yüce Bağın gerisin geriye en ileriye dönüş yolunu… Kalp adım, ince topuk yürümeyi. Belki kanat pençe sürünmeyi… Kime ne!

Aşk davasını…

Sol yanımızdan başlayarak kendimizi tam olarak “kullanabildiğimiz”, sınırlarımızı zorladığımız, kendimize dönüp dönüp bakarak; “daha var mıyım?”, “ne kadar kaldım?” dediğimiz bir yaşam biçimi aşk. Kendimizi bitirmeyi sevdiğimiz ve arsızca yeniden yeniden başladığımız bir yaşam biçimi…

Artık neye bu kadar inanıyor ve güveniyorsak mübarek olsun.
Hayatımıza bunca değer katan amaç ve anlam her ne ise...
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.