İsmet Özel, Demokrat Parti’nin iktidara gelişini yorumlarken bu seçimle halkın kendisini kimin yönetmemesi gerektiğine ilişkin açık bir mesaj verdiğini belirtir. 2007’de ise sonu 27 Nisan e-muhtırasına giden Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde bir takım ‘zinde güçler’ ülkenin başına kimlerin gelemeyeceğine dair organize bir mücadele yürüttüler. Hatırlanacağı üzere Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun 367 ‘icat’ı ile başlayan süreç dönemin Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın 12 Nisan 2017 tarihinde ‘Cumhurbaşkanı Cumhuriyet’e sözde değil, özde bağlı olmalıdır. Cumhurbaşkanı TSK’nın başkanıdır’ açıklamasıyla ivme kazanmıştı. Bu açıklamanın hemen öncesinde ADD öncülüğünde organize edilen ‘Bayrak Mitingi’ de aynı sürecin parçasıydı. Yine Baykal’ın sert muhalefeti, Ağar ve Mumcu’nun ittifakı, ana akım medya ve üniversitelerin konumlanışı ‘istemezuk’ siyasetinin birbirini bütünleyen parçaları olarak kayda geçti. Nitekim 23 Nisan 2017’de Erdoğan ‘adayımız, kardeşim Abdullah Gül’dür’ diyerek aday olacağını düşünenleri şaşırtmış olsa da bu açıklama muhalefetin dozajını düşürmeye yetmedi.

27 Nisan 2007’de yapılan seçiminin ilk tur oylamasına CHP, ANAP ve DP katılmayarak süreci meşruiyetsiz kılmaya çalışmış, 367 yeter sayısını bulamayan Abdullah Gül de 361 oyda kalmıştı. Gerilimli sürecin nasıl devam edeceğine ilişkin tartışmalar sürerken aynı günün gecesinde Genel Kurmay Başkanlığı internet sitesine ‘Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir’ şeklinde başlayan ve darbe sistematiğimizin bilinen mantıksal kurgusu içinde devam eden içeriğiyle daha sonra ‘27 Nisan E-Muhtırası’ olarak anılacak olan basın açıklaması konuldu. Ülkemizde periyodik bir hal alan darbe sistematiğinin son halkası olarak tarihteki yerini alan 27 Nisan e-muhtırasına tepki ertesi gün Hükümet sözcüsünün okuduğu açıklamayla geldi. Siyasi tarihimizde bir ilk olan bu açıklama "bildiri, hükümete karşı tutum olarak algılanmıştır. Genelkurmay, Başbakanlık'a bağlıdır. Güven ve istikrarı zedeleyenler, olumsuz sonuçların sorumluluğunu yükleneceklerdir" şeklinde bildiriye tavır alırken tüm bu yaşananlar aynı zamanda bugün yürürlükte olan Cumhurbaşkanı’nın halkoyuyla seçilmesine bizi götürdü. Alınan erken seçim kararının ardından bilindiği üzere Ak Parti 22 Temmuz’da yeniden tek başına iktidara geldi, Abdullah Gül de 29 Ağustos 2007’de Cumhurbaşkanı seçildi.

Aradan geçen 11 yıllık süre sonrasında yine gerilimli bir sürecin içindeyiz. Tıpkı e-muhtıradan 10 yıl önce 28 Şubat 1997’de netameli bir sürecin içinde olduğumuz gibi. Tıpkı Türkiye’nin 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de sancılı bir sürecin içinde olması gibi. Buradaki benzerlik; siyasal hayatımızın etkisi düşmeyen bir güvenlik-asayiş dilinin, dost-düşman kategorizasyonun etkisinde şekilleniyor oluşudur. Normunu dolayısıyla normalini bulamayan bir olağan dışılığın yapıyı, dili ve ilişkiyi biçimlendirmeye devam etmesidir benzerlik. Medeniyetler Çatışması tezinin sahibi Huntington’un ‘Türkiye'nin Batıcı-modernleşmeci yönetici eliti ile Müslüman toplumu arasında yırtılmış’ olduğu tespitinin bugün devlet-toplum ayrışmasından ziyade yatay düzlemde sosyolojik bir yarılmaya dönüşerek ciddi bir yönetsel riske evrildiği vasatta e-muhtıranın yıldönümünde ve gerçekleşecek seçimlerin arifesinde birkaç hususu paylaşmakta yarar var.

Türkiye, çok partili seçimlerin başladığı günden bu yana her seçime ‘bundan daha hayatisi olmaz’ halet-i ruhiyesinde girmiştir. Bu durum devlet-toplum ilişkimizdeki çarpıklıktan kaynaklandığı gibi aynı zamanda cari sistemimizin ‘oynak’ karakterinden de kaynaklanmaktadır. Çarpıklık ve oynaklık toplumun belirli kesimlerini belirli gündem başlıkları üzerinden hassas ve teyakkuz halinde tuttuğundan siyasal hareketleri de bu yapıdan neşet eden ve ülke için kısır ancak kendileri için işlevsel politikalarda patinaja mahkûm ediyor. Seçimler ve onları ‘hayati’ kılan husus biraz toplumsal bellekte karşılığı olan güvenlik endişesi biraz da toplumsal şuuraltında hangi taşları oynatacağını bilen maharetli(!) siyasetçiler oluyor.

 Ancak, bu halet-i ruhiye ile girdiğimiz seçimler ile 11 yıl önce yaşadığımız 27 Nisan e-muhtırası ve önceki darbe halkalarının Türkiye için kapan olduğunu belirtmeye gerek yok. Ülkemizde ne seçimlerin ‘hayati olması’nın önüne geçilmesi ne de ‘darbe’ kalkışmalarının önünün alınması tek atımlık sihirli çözümlerle olmayacağını yaşadıklarımızdan biliyoruz. 27 Nisan’ın yıldönümünde ve 24 Haziran seçimleri öncesinde yaşadıklarımızdan ders alacak anlamlı bir nazar bize bu hakikati söyleyecektir. Türkiye mevcut yapıyı, devlet-toplum ilişkisini ve duygu-düşünce-ruh iklimini dönüştürecek hamlelerin peşinde olmazsa hastalıklı bünye metastaz yaparak kendisini geleceğe taşımakta hiçbir zorluk çekmez. Nitekim bugüne kadar da herhangi bir güçlük çekmedi. Üstelik tüm hayatları bu yapının değişimi için mücadeleyle geçmiş olanlar bu hastalıklı yapıya nasıl can verdiklerini çoğu zaman fark etmediler bile.

Bu açıdan Türkiye’nin önündeki en temel mesele sistemin dönüşümüdür. Sistemin temel hak ve özgürlükler üzerinden yapılanmasıdır. Türkiye’deki mücadelenin esas anlamı ve önemi buradan gelmektedir. Bunun da sihirli formüllerle, kritik anlardaki cevvalliklerle olamayacağı ortadadır. Yapısal bir dönüşüm, toplumun tüm kesimlerini taşıyabilecek ‘norm’un normalimiz olarak hayat bulması ile ilintilidir. Olağandışılığın anaforunda savrulan vaziyetimizin sükûnete kavuşması biraz da 27 Nisan’ın sıcak atmosferinin dağıldığı durumlarda ne durumda olduğumuzla ilintili oluyor. Seçimlerin bitmesinden sonra ne tür arayışlar içinde olduğumuz ile ilintili oluyor. Hz. Peygamberin ‘küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz’ ikazında dile geldiği gibi mücadele ve sorumluluk ne 27 Nisan’ın ardından verilen tepki ne 15 Temmuz darbe kalkışmasına verilen destansı cevap ne de 24 Haziran’da kazanılacak seçimle bitiyor. Ufkumuzu önümüzdeki engeli aşan düzeye çıkarabilirsek ve sorunumuzu kucağımızdaki sıcak hadiseyle sınırlandırmaz isek o zaman 27 Nisan ve diğer benzeri darbe ve darbe teşebbüslerini hatırlamamızın bir anlamı olacaktır.  Çünkü hatırlama başımıza gelen felaketlerden ders çıkarabiliyorsak, ısırıldığımız yerden bir daha ısırılmıyorsak anlamı vardır. Aksi durumda vaziyetimiz Sisifos’un kahredici döngüsünde mahpus kalmayı aratmayacağı açıktır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.