Bir televizyon kanalında Ağır Yaşamlar adıyla yayınlanan programın konusu Amerika’daki obez insanlar… Her bölüm; neredeyse karanlık bir odada, sırt üstü uzanmış yaklaşık üç yüz kiloluk bir insanın, gözleriyle boşluğu taramasıyla başlıyor ve biraz sonra önüne getirilen pastaları, börekleri, kekleri, tatlıları iştahla yemesiyle sürüp gidiyor. Kişiler o kadar yeme hastası ki bu etkinlik yaşamlarının belki de tek mutluluk kaynağı. Dışarı çıkmak yok; gezmek, öteki insanlarla konuşmak, çalışıp çabalamak, kitap okumak, toplumla bir şeyler paylaşmak yok. Bu insanlar okumuyor, yazmıyor, düşünmüyor, müzik dinlemiyor, film seyretmiyor, sadece yiyorlar. Bir tek dudakları hareket ediyor; konuşmak için değil üstelik, içeriye buyur edilen yemekleri yutmak, tekrar yutmak, bir daha yutmak için… Devasa bedenleri, yiyecek öğüten bir makinayı andırıyor. Gün boyu, geniş yataklarında debelenip duruyorlar… Bunlar için dünya; gökyüzünden, denizlerden, dağlardan, kıyılardan, uzak ülkelerden, sokak ve caddelerden değil, sadece yatak odasıyla mutfak ve tuvalet arasındaki küçük mesafelerden ibaret.

Ağır bedenleriyle ölümü bekliyorlar. Ağır bedenleriyle açlığı özlüyorlar. Ağır bedenleriyle başkalarının adına da yiyorlar. Ağır bedenleriyle dünyanın dengesini yitiriyorlar. Ağır bedenleriyle hızlıca ölüme yürüyorlar. Sürekli uzanıyor, çok az oturuyor ama sadece iki şeye hızlıca koşuyor bu insanlar: Yemeye ve ölüme…

Ne yaman çelişki değil mi? Dünyanın yarısı açlıktan, diğer yarısı tokluktan ölüyor. Toklar, olduğundan daha az, açlar olduğundan biraz fazla yese bütün dengeler sağlanacak, dünya ne güzel bir yer olacak. İnsanlar az yiyerek olduğundan daha kaliteli bir yaşam sürecek. Ama olmuyor, çok yemek daha çok yemeyi kışkırtarak dur durak bilmeden çok yiyenleri gövdelerinin kölesine dönüştürüyor. ‘Artık yeme dışında hiçbir eylemden zevk almıyorum’ diyor bu ağır insanlar. Gözleri sadece önlerine yemek getirilirken özlemle parlıyor, sadece yeme eylemi esnasında coşkuyla açılıp kapanıyor, sadece kısa süreli doygunlukta usulca kapanıp dünyayı sevinçle selamlıyor. Çok yemekten, ruhları kısa devre yapmış, zevkin bedene indirgendiği robotinsanlar bunlar… Açların sesini duymamalarının sebebi gövdelerinin ruhlarına duvar örmesi, bedenlerinin ses geçirmez yağ tabakalarıyla donanmış olması… Uzak ülkelerdeki gözyaşlarını, adaletsizliği, zulmü, sefaleti görmemelerinin sebebi de…

Gözlerini kapadıkları taraftaysa, çocuğuna süt olsun diye börtü böcek bulamayıp çer çöp yiyen anneler var, düzgün bir ekmek parçası olmadığı için çayır çimen yiyenler var, çöplüklerde çürümüş ekmek arayan çocuklar, bir tarafını akbabaların çekiştirdiği leşin öteki tarafına asılmış çaresiz babalar... Böylesi bir dünyada yaşıyoruz ey halkım, şahit ve ortağı olduğumuz dünya bu…

Amerika başkanı Trump tam da bu ‘ağır yaşamlar ülkesinin’ sembolik bir karşılığı… Trump’ı her gördüğümde tuhaf bir duygu dolaşıyor içimde: Damarları sömürünün, çalıp çırpmanın derin, karanlık dehlizlerini andırıyor. Kalbi beynine, beyni kılcal damarlarına hırsızlığın kanını taşıyor. Kızıl-turuncu yüzey yapısı, şiş yanakları, burnunun üstüne birikmiş kan pıhtısı ve hormonlu dudakları yüzyıllardır çaldıklarının tümülüsünden başka ne ki?.. Bakışlarının gerisinde hep bir hesap kitap barındıran, fazlaca yaklaşıldığında gözbebeğinde dolarların yanıp söndüğü Trump, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarının sıradan bir prototipinden başka ne ki...

Çaldıklarının kendilerine yar olmadığını bile bile çalmaya devam ediyorlar üstelik. Sadece yer altı ve yer üstü zenginliklerini, insan kaynaklarını değil; umutlarını, geleceklerini de çalıyorlar insanların. Çalma bağımlısı olmuşlar. İhtiyaç duymasalar bile hobi olarak yahut itiyattan çalıyorlar artık. Çalmayı zevke dönüştürmüşler.

Amerika hırsız ve çaldıkları başına bela oluyor. Her şeyin fazlası zararmış, fazla mal insanı yorarmış... Bedene bu kadar yüklenirsen şişer. Beden şiştikçe beyni büzer, ruhu büzer. Büzülmüş ruhlar haritası şimdi Amerika. Büzülmüş ruhlar, üzülmüş ruhları nasıl anlasın? Göz kapağı bu kadar şişken gözün retina tabakası açlığa, sefalete nasıl baksın?

Gökyüzünü yeryüzüne kurban edenler, yerçekimine yeniliyor, hepsi bu; obezitenin söylediği bu...

Ağır Yaşamlar, Batı bedenlerinin sosyolojisini haber veriyor. Fütüristik bir perspektifle psikosomatik bir yok oluşu… Önce ruhlarını kaybettiler, şimdi bedenleriyle cebelleşiyorlar. Ruhunu yitiren beden ne kadar ayakta kalabilir ki? İstikametini yitiren ruh, pusulasını şaşırmış gemi nasıl ilerleyebilir ki?… Vardığı yer, insanlığı götürdüğü liman nasıl sığınak olabilir ki?..

Ağır Yaşamlar adlı programda bu ağır cüsseli insanlar önce daha az yemeyi ve kilo vermeyi, ardından cerrahi müdahaleyi kabul ederek kurtuluyor. Geçen hafta dünyanın doktorluğuna soyunan Türkiye’nin öncülüğünde Birleşmiş Milletler tarafından bir uyarı yapıldı Amerika Birleşik Devletleri’ne, midesine bypas yapıldı. Kendisine az yemesini fısıldadığı için nobranca yutmaya çalıştığı Kudüs midesinden çıkarıldı… Aklı olan Kudüs’ü dinler, midesinin sesini değil. Bundan sonrası kendine kalmış… Ya kilosuna dikkat edecek ya da ölüme daha hızlı yol kat edecek… Kendini bilmediğini biliyoruz ama kendi bilir? Bazı tehlikeler, içeriden gelir…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Sibel Çetiner 2017-12-31 09:09:27

Çok harika bir benzetme olmuş tebrikler programı izlediğim için zevkle okudum makalenizi başarılar diliyorum.Aynen bu durumda abd bypassa ihtiyacı var ülke olarak ama o kadar devasa ki bunu ancak Allah yapabilir ve yapıyorda kasırgalar yangınlar obezler ve daha bir sürüsü inşAllah onlara gelir amin.