Bahar mevsiminin güzel bir pazar günüydü. Takvimlere bugün için özel bir kayıt düşülmüş mü diye baktım. Hıdırellez günü diye yazıyordu. Çocukluğumun o güzel günlerini hatırladım. Hüzne dair bir hatıra oluştu o dem içimde.

Günlerdir komşularım bugünü konuşuyorlardı. Sorduğumda gidince görürsünüz diyorlardı.

Öğlen gibi çıktık yola. Yeşillikler arasındaydık. Baharın güzelliklerine dalmıştık. Hendek ilçesini geçtiğimizin farkında bile değildik. Ana yoldan Akyazı sapağına döndük. Baharın güzellikleri arasında takip ettiğimiz tabelaya yaklaştığımızda üzerinde Balballı köyü yazıyordu. Burası bir Abhaza köyüydü. Gittiğim diğer Abhaza yerleri gibi burasının da girişinden itibaren şok üstüne şok yaşıyordum. Bu hayretin arkasından da hayranlık gelecekti.

Caddenin başından itibaren asfaltın soğukluğunu yeşilin sıcaklığı karşılıyordu. Abhazanın elinden çıkan estetik dokunuşlar, güzelliği ancak bu kadar insana sevecen kılabilirdi. Caddenin kenarlarındaki yeşillikler belli bir orantıda biçilmişti. Bahçelerin içindeki güzelliği tamamlamış gibiydi.

Burada da Abhazaların evi göze hoş gelen bir estetik mimarideydi. Umumiyetle bahçelerin gerisinde ve ortasında konumlanmıştı evler. Bahçenin çoğunluğu evin önüne alınmıştı. Geriye kalan bütün müştemilat da arka tarafa yerleştirilmişti. Bahçeler düzenli bir şekilde biçilmiş, ağaçlar budanmış ve güller de rengarenk açılmıştı. Evet bu Abhaza köyü cennetten bir aksi mülevvendir desek yanlış söylememiş oluruz itikadımca.

Caddenin başında arabayı park etmiştik. Güzellikler arasında ileriye doğru yürürken bize başkaları da eşlik ediyordu. Hem de bayağı bir kalabalık vardı. Bir anda Araba Sevdası’nda Recaizade Mahmut Ekrem’in  tasvir ettiği Büyük Çamlıca mesire tasvirinin 1860’lı yıllarını yaşar gibi oldum. Mekanın tasviri gerçekten benzerlik gösteriyordu. Oraya gelen insanlar ise boğazın her iki yakasından gelen İstanbullular değildi belki. Ama ülkemizin dört bir yanından, hatta ta kuzey Kafkasya’dan gelen, kendilerini özel bir ırk olarak gören ve rengarenk duran; temiz giyimli ve güzel simalı, dağlılıklarını geride bırakmış ve bir şehirli gibi duran insan kalabalığıydı.

Yeşillikler arasında ve düzenin kurulduğu bir alanda, insanlar bir taraftan kurulan sofralarda ikram edilen yemeği yiyordu. Diğer taraftan öbek öbek kurulmuş oturma yerlerinde yaş aralıklarına göre oturarak hararetli konuşmalar yapıyorlardı.

Şaşkınlığımdandı galiba, hem de ters bir adamdım ya. Onlardan olmayan biri olarak yemek yerinden başlamak yerine en yaşlıların oturduğu yere doğru gittim. Bir grup yaşlının bulunduğu masaya müsaade isteyerek oturdum. Onlarla tanışmaktan çekindim. Gerçekten çok yabancısı olduğum bir ortama geldiğimin farkındaydım. Ne kadar az dikkat çekerek buradan ayrılsam iyi olur düşüncesiyle sessizce masanın bir köşesine yerleştim. Cebimdeki not kâğıtlarını çıkardım. Müşahedelerimi yazmaya başladım. Bu halim etrafımdakilerin dikkatini çekmiş olacaktı ki yekten sordular.

— Sen kimlerdensin? Yoksa yabancı mısın?

— Evet yabancıyım.

— Belli oluyor halinden. Karnın aç mı? Hemen yemek yedirelim sana.

— Hayır, teşekkür ederim.

— Olmaz evladım. Yemek yememeni hakaret kabul ederiz. Yemeğini ye ve gel buraya. Konuşuruz seninle.

— Bunca kalabalık, düğün diye mi toplanmış buraya, yoksa cenaze mi var?

— Hayır evladım. Ne düğün var, ne de cenaze. Hoş düğün ve cenazemizin bundan bir farkı da olmaz ya. Bu bir çere yani şölendir. 14 yıl önce alınmış bir kararın çeresi evladım. Hem de ayhabı dediğimiz bilge yaşlılarımızın aldığı bir kararla oluşan ve şükürler olsun bugüne kadar kesintisiz devam eden bir şölenin devamını onaylamanın toplantısı bu.

— Bu alandaki herkes Abhaza mı?

— Evet hepsi Abhaza evladım.

— Ben hariç tabiki.

— Hayır seni de Abhazalaşmış kabul ediyoruz duyduklarımız kadarıyla.

— Siz ki kendinizi üstün ırk olarak görürsünüz. Beni nasıl kabul edersiniz hemencecik be amca!

— Lafın gelişi evladım.

— 14 yıl önce ne oldu ki bu kararı almak zorunda kaldı ayhabılarınız?

— Bak oğlum. Biz Kafkasya’nın dağlılarıydık. Büyük göç sonucunda Osmanlıya geldik. Çok zahmetler çektik. Orası uzun hikaye. Üsküdar ve Ümraniye’den sonra biz yine coğrafyamıza uygun yer bulmak için Sakarya’nın etrafındaki dağların bu eteklerinde otağ tuttuk. Uzun bir zaman adetlerimizi yaşatarak bugüne kadar geldik. Yıllar geçti ve insanlar değişti. Biz de değiştik. Ama bazı adetlerimiz cahiliye devrinin adetleri gibi sabit kaldı. Bu adetlerdendir ki bir türlü kabile toplumu olmaktan kurtulamıyor, şehir toplumu olmaya doğru adım atamıyorduk.

Mesela silah ve içki sanki bizi dağlı bırakmak için yakamıza zank gibi yapışmıştı. Silahın kullanımında büyüklerimizin talimatı ve ortamın uygunluğu bizi frenleyebiliyordu. Ama içkideki sınır tanımama bilhassa düğünlerdeki aymazlığımız ve kendimizden geçişimiz elim sonuçlar doğurmaya başladı.

Bundan tam 14 sene önceydi. Kayalar Abhaza köyünde yine bir düğün merasimi vaktiydi. İçki aşırı derecede tüketilmişti. Patlayan sınır tanımaz silahlar yüzünden genç bir evladımız hayatını kaybetti. Bu sadece cahiliye devri adetiydi. Bardağı taşıran son damla olmuştu o elim hadise. Bu nedenle Abhaza büyüklerimiz özellikle Kayalar ve Balballı köyünün bilge ayhabıları toplandı. Bütün Abhaza köylerinin temsilcilerini de cemiyete davet etti. Bundan sonra düğünlerde içki içilmeyecek ve silah sıkılmayacak dediler. Büyüklerin sözünü çiğneyenler Abhazalar tarafından yalnızlaşır ve kimse dönüp yüzüne bakmaz artık onların. Biz kuzey Kafkasyalılarda apxaşara dediğimiz utanma duygusunun verdiği azap günahın verdiği azaptan daha etkilidir. Bu nedenle bu karar 14 yıldır kesintisiz uygulanıyor.

Bu yılki toplantıyı da bir fırsat bildi büyüklerimiz. Hem şimdiye kadar bu kuralı uygulamanın verdiği mutluluğu beyan etmek, hem bu kuralları esnetmek isteyenlere yeniden ayar çekmek hem de bu kaideden haberi olmayan yeni nesli haberdar etmek için bir şölen tertip ettik. Bir nevi hatırlatma tertibi gibi oldu bugünkü Abhaza buluşması.

Masadaki yaşlı gibi görünen ama yaşlarını hiç göstermeyen ihtiyar delikanlılardan çok istifade ettim. Teşekkür ettim ve yanlarından ayrıldım.

Evet bugünkü şölen gerçekten çok nazik ve bir o kadar da öz güven patlaması yaşayan bir milletin bir arada oluşunun resmiydi. Abhaza toplumunun bütün renkleri orada var gibiydi. Bu bir azınlık psikolojisini yansıtmaktan çok öte, var olmanın devamını sağlamak için bir araya gelme ve kendi gibi kalma şöleniydi bence.

O gün orada dikkatimi çeken şeylerden biri de Abhazalıkta ritüellerin ve folklorik unsurların yeriydi. Neredeyse din dahi bir ritüel gibi algılanmaktaydı.

Bugün bir Diyonizos şölenini veya  Kağıthane şenliklerini andıran bu toplantıda her şey meşru ve huzur verici bir ahenin içinde sürüyordu.

Bir ara ortalıktan kayboldum. Kısa süre sonra döndüğümde cümbüş başlamıştı.

Bu cümbüşün bir tarafı Kızılderili yerlilerin hafızalarımıza kazınan oyunlarını andıran figürler ve uğultuların enstantaneleriydi. Diğer tarafı Kafkas danslarının yüksek ritmini andıran derin ve etkileyici seslerin beraber ve aynı yerde olduğunu gösteren güzelliğiydi.  

Yaşlıların enerjisi gençlerin heyecanı, daha doğrusu yaşlıların tecrübesi gençlerin acemiliği oyuna ayrı bir renk katıyordu. Oyunun heyecanının yanında asıl seyircinin neşesi etrafı şenlendiriyordu. Sahneye bir bayan bir de erkek çıkıyordu. Yan tarafta sıra sıra dizilmiş ve yaşları elliyi geçmiş bando takımı gibi duran bir yaşlı ekip vardı. Ellerindeki sopalarla önlerindeki tahtalara vurarak çıkardıkları seslerle bir ritim oluşturuyorlardı. Ayakkabılarını çıkararak alana giren çiftler de Abhaza oyununu başlatıyordu. Sesin ritmi ve neler olduğunu pek anlayamadığım dağlı uğultularının yükselmesiyle sahnedeki çiftin de hareketleri hızlanıyordu. Ardından vücutlar hareketleniyor, sanki yeşilliklere daha da can geliyordu. Sahadaki seyircilerin ise yedisinden yetmişine, yaşlısından gencine, kadınından erkeğine hepsinin simasına birden bir Abhaza olma gururu aksediyordu. Bir müddet sonra parmaklarının ucundaki vücutlarını hafiften yeşilliğin üzerine bırakarak ve ritmik bir şekilde geri çekilerek ayakkabılarının içine bırakılan temiz çorapları da alarak yerlerine gidiyorlardı oyuncular.

Bütün bu güzel vaktin bana verdiği en anlamlı şey ise, kanunun yapamadığını geleneğin yapmasıydı. Hatta baktığımızda hürmet etmekte bazen aymazlık ettiğimiz o beli bükülmüş ayhabı denilen bilge yaşlıların aldığı kararın bir millet içinde bulduğu makesti.

İnb-i Haldun veya Max Weber sosyolojisinde bunun adı yoktu belki. Ama Abhaza asabiyeti milliyesinde kıymeti çoktu.

Ve hayıflandım. Hem de çok içerlendim. Yüreğimden gelen derin bir sızı ile yakın tarihimize haykırdım.

Neden yıllardır biz insanları tek tipleştiriyoruz. Kendi gibi kalarak birlikte yaşamalarına müsaade etmiyoruz.

Yaşamak... Yaşamak... Yaşamak...

Yaşatmak... Yaşatmak... Yaşatmak...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hüseyin Zavslsız 2018-05-12 09:10:08

Yazarımızın kalemine ve gönlüne sağlık kanunların yapamadığını büyüklerimiz isterlerse yapabiliyorlar bize düşen Büyüklerimizin sözünden çıkmamak ve birbirimizi ötekileştirmeden hayatımızı iadame etmektir

Avatar
Veysel 2018-05-12 15:48:44

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim... Gezen mi okuyan mı daha çok bilir diye sorarlardı çocukken. Şimdi anlıyorum ki en iyi bilgi gezerken okumakla oluyormuş. Bizi aydınlattığınız için teşekkürler hocam.

Avatar
Nermin Ergin 2018-05-12 09:03:24

Mükemmel

Avatar
Semih çelik 2018-05-12 16:17:55

Hocam kalemine yüreğine sağlık...

Avatar
İsmetpaşa 2018-05-12 10:57:50

Yüreğinize sağlık usta kalem.

Avatar
Sinan Demirtaş 2018-05-13 10:21:07

Kendisinden farklı bir toplumun güzel hasletinden övgüyle bahsederken neden aynı ülke içindeki Kürt toplumu ile aramızda nifak tohumu ekilmiş ve ekilmek isteniyor? Neden onların ve diğer ırkların da güzel özelliklerini vurgulayarak toplumlar arasında muhabbet köprüleri tesis edilmiyor ki!
Rabbim kaleminize kuvvet versin, insanlığın hasret kalmaya başladığı güzellikleri paylaştınız yine

Avatar
Abdullah Abdussamet 2018-05-13 12:09:20

varken bir köprü gençlik ile yaşlılık arasında
kalır gençlik doğru ve yanlış arasında arafta
bu yüzden bu köprüyü yıkmak bir emeldir büyük sancakta
olsa bile onlar cahilce sanmakta
bir sürü insan bu yüzden hamuşanda