Otuz yılı aşkın süredir eğitimci olarak hizmet veren Abuzer Deniz, görevinin başında saldırıya uğrayarak hastanelik edildi. Adıyaman Dumlupınar Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Müdür Baş Yardımcısı Abuzer Deniz’e yapılan saldırı, maalesef ülkemizin bir rutini haline gelen ‘eğitimciye şiddet’ sarmalının son halkası. Bu son hadise belirli periyotlar içinde son dönemde ulusal medyaya yansıyan Ödemiş’teki, Tuzla’daki ve Patnos’taki benzer hadiseler gibi sistemik bir sorunun dışavurumu hükmünde. Meselenin bireysel karakteri MEB ve diğer ilgililer tarafından münferit olarak algılanmasına neden olsa da bu kavrayışın eksik ve yanıltıcı olduğu bilinmelidir.

Risk Toplumunun yazarı Beck’in ‘sistemik sorunlara biyografik çözümler bulmamız isteniyor’ tespiti özellikle ülkemizde spesifik olarak eğitim mevzu bahis olduğunda geçerlilik kazanıyor. Hatta daha da vahimi sistemik sorunların müsebbibi olarak da o sorunun yarattığı enkazla boğuşmak zorunda kalanlar gösteriliyor. Bu ölçü tanımayan bir akıl tutulmasıdır. Hiroşima’ya atom bombasının atılmasını Japonlara fatura eden uyanıklığa benziyor denilse yeridir. Tıpkı bugün küresel ekonomi-politiğin ve kitlesel bir histeriye dönüşen ‘kişisel gelişim’in yapıyı-sistemi görünmez kılıp çoğunlukla bu yapının-sistemin mağdurunu hedef tahtasına koyması gibi. Çoğu öğrenci velisinin yaşından daha fazla hizmet süresi olan Abuzer Deniz hocanın ve benzer diğer eğitim emekçisinin yaşadıklarını sessizlikle-suskunlukla, klişe bir hal alan kuru laflarla geçiştirenler mevzunun lokal ve şahsi bir hadise olduğunu da ilan etmiş oluyorlar. Nihayetinde az biraz eğitimciyi masum gördüğünde bile bu bakış sorunu anlık bir öfkeye kapılan veli, kendini bilmez yaramaz öğrenci modunda gören bir naiflikle malul.

Eğitim camiasının gündelik akışına yabancı olmayanlar basına yansıyınca hayret ve şaşkınlık ile karşılık verilen bu hadiselerin vakayı adiyeden olduğunu da bilirler. Burada hayret ve şaşkınlık mevzunun soğuk duş etkisi yaratan niteliğinden neşet etmez. Daha ziyade bildikleri üzerine tefekkür etmeyen sorumluluk kaçkını bünyenin başta kendisi olmak üzere kamuoyunu yanıltmaya dönük operasyonel bir hamlenin aparatıdır hayret ve şaşkınlık. Zira ilgili olan herkes bilir ki şahsilikle, teknik ve arızi nedenlerle geçiştirilemeyecek yaygınlık ve derinlikte bir mevzu önümüzdeki. Üstelik bugüne özgü değil. Eğitim tarihimizin erken döneminde öğretmenin öğrenciye dönük şiddeti mevzu edilirdi. Sosyo-kültürel yapımızın etkin kodlarıyla bağlantılı olarak tartışılan durum elbette zikredilen boyutu da içeren bir hüviyet arz ediyordu. Ancak bugün nadiren gündem olan öğretmen şiddeti nasıl ki sosyo-kültürel dünyamızın çocuk algısındaki büyük dönüşümle ilintili ise yaşayageldiğimiz ‘eğitimciye şiddet’ mevzusunun da bu tarz bir sosyolojik-kurumsal arka planı mevcut. Çocuk algısındaki sosyolojik dönüşüm toplumsal ilişkiyi ve kurumsal yapıyı nasıl dönüştürüyorsa benzer şekilde sosyal ilişki ağında başka türlü bir değişim-dönüşüm eğitimciyi de belirli tür bir şiddetin muhatabına veya görece o şiddetin ulaşılabilir hedefine çeviriyor. Bu dönüşümü görmek ve yönetmek -yönlendirmek babında sorumluluk üstlenmesi icap edenlerin ve şüphesiz eğitim bahsinde derdi olanların evvel emirde tespit etmek le mükellef oldukları durum bu tespit ile ilintilidir. Bu faslın da iki boyutu olduğunun altını çizelim: Birincisi eğitimci ile ilintili olan kısım. İkincisi ise eğitimcinin de içinde yer aldığı eğitim-öğretim alanı ile ilintili kısmı.

Osmanlı son döneminden bugüne değin modern eğitim tarihimizin değişmeyen gündemlerinden birisi eğitimcinin niteliği olmuştur. Emrullah Efendi’nin Tûbâ Ağacı Nazariyesi’nden Cumhuriyet’in başında eğitim için ülkemize davet edilen Filozof Dewey’in raporundaki tespitlere, Milli Eğitim Şuraları’nda öğretmenin itibarına ve niteliğine ilişkin yapılan tespit ve alınan kararlardan Hükümet ve Parti Programları’nda genel geçer kabule dönüşen saptamalara değin mevzu esas itibariyle görünür bir şekilde önümüzdedir. Kuru bir retorikle taltif edilmenin ötesinde söz konusu sosyolojik-kurumsal dönüşüm üzerinden ekonomik-pedagojik ve kültürel anlamda sürekli aşınan ‘öğretmenlik’ mesleği ‘sözleşmeli öğretmenlik’ uygulamasına kadar istihdamdaki yaygınlık ve güvence üzerinden rağbet görmekteydi. ‘Sözleşmeli’ vaziyeti belki işsizlik rakamlarındaki yükseklik nedeniyle belirli bir süre daha rağbet görmesini sağlayacak ancak şüphe yok ki aşınan itibarını biraz daha aşındıracaktır. Dolayısıyla şiddetin öncelikli hedefine dönüşen öğretmenin başta kendi kurumunda olmak üzere itibarının yükseltilesi için çalışmaların yürütülmesi elzemdir. Mali ve özlük hakların iyileştirilmesi işin dibacesi olup etkin sahiplenme politikaları ile pekiştirilmelidir. Keyfe keder bir şekilde hazırlanan ‘Öğretmen Strateji Belgesi’, MEB’deki nitelik problemini ders içi özerkliği bile olmayan ‘öğretmene’ fatura eden ‘Öğretmen Performans Sistemi’ gibi doğrudan kurumsal şiddet olan uygulamalar yerine daha bütünlükçü düzenlemeler gerekiyor.

İkincisi ‘eğitimcinin’ de içinde yer aldığı mevcut eğitim-öğretim yapılanmamızın elden geçirilmesi zaruretidir. Maalesef bu zaruret tüm göstergelere rağmen modern dünyanın bu hurafesini teşrih masasına yatırmamızı mümkün kılmadı. Ne yasal dayanakları ne zorunlu karakteri ne tekçi doğası ne zaman-mekân planlaması ne de meşru ve makul gördüğü ilişki biçimi üzerinden bu sistemi kamusal ilgimizin nesnesine dönüştürebildik. Oysa belirli yaş aralığındaki nüfusun ne zaman, nerede, ne şekilde, kimden, neyi ne kadar ve ne şekilde öğreneceğine kendisi karar veren dolayısıyla öğrenciyi, eğitimciyi ve veliyi teferruatlı bir politikanın nesnesine dönüştüren bu buyurgan yapı hem tarzı hem yapılanması hem de ilişki ağıyla şiddet üreticidir. ‘Talebe’ kelimesinin etimolojik niteliği bile bugünkü zorunlu eğitimin öğrencilerin fiziksel, zihinsel, psikolojik ve sosyal gelişimlerini ve gereksinimlerini dikkate almayan niteliğiyle nasıl şiddeti besleyen ve büyüten bir nitelik arz ettiğinin göstergesi hükmündedir.

Tüm bu analiz elbette hadisenin kriminal boyutunu göz ardı etmemizi gerektirmez. Eğitimciye şiddetin müsebbipleri gereken cezaya çarptırılmalıdır. Ancak suçluyu abartıp tüm hadisenin tüketileceği odağa çevirme aceleciliğine düşmeden elbette. Bu açıdan otuz yılı aşkın süredir memleketin eğitim davasına omuz veren Abuzer Deniz öğretmen vesilesiyle meseleyi daha geniş bir alana taşıyabilmeliyiz. Soft bir sivil toplum etkinliği şeklinde ‘eğitimciye şiddete hayır’ kampanyalarıyla mevzunun çözülmeyeceği açıktır. MEB’in ve Hükümet’in meseleyi ve eğitimciyi sahiplenme anlamında çok daha ciddi ve kararlı davranma zarureti var. İkincisi özellikle sendikaların bu yöndeki eylemlilikleriyle hem meseleyi sahiplenme hem de bu sahiplenme üzerinden başta MEB ve Hükümet olmak üzere toplumu harekete geçirmesi gerekmektedir. Üçüncüsü caydırıcı bir ‘eğitimciye şiddet yasası’ çıkarılmalıdır. Dördüncüsü yine MEB’in öncülük ve sahiplik edeceği toplumsal farkındalık çalışması yapılmalıdır. Bunun işlevsel ve anlamlı bir hal alabilmesi için kamuoyuna yansıyan bu tarz vakalarda MEB Bakanı başta olmak üzere Müsteşar, diğer ilgili ve yetkililer mağdurun yanında bulunmalı, olayın takipçisi olduklarına dair kamuoyuna kararlı mesaj vermelidirler. Olayı birtakım mırıltılarla geçiştiren beyanların ne tür örtük mesajlar verdiğini az çok iletişimden haberdar olanlar bilirler. Beşincisi basının bu tarz haberleri magazinsel merakın giderilmesinde kullanılacak bir meze olmaktan çıkararak konuyu bir toplumsal sorun mesabesinde görmesi, tartışması ve belirli düzeyde takipçiliğini yapması gerekmektedir.

Bu saydıklarımın dışında asıl önemli ve çözüm getirici olan iki şey olduğunu tekraren belirtmiş olalım: Birincisi öğretmenin mali ve özlük olarak nasıl konumlandırıldığı ve hangi ortamda, hangi çalışma koşullarında ve hangi ilişkiye muhatap kılınarak çalıştırıldığıdır. İkincisi bununla bağlantılı olan ve memleketin maarif davası açısından da hayati önemde olan sanayi döneminin ve ulus devletin erken döneminden kalan bu eğitim-öğretim düzeneğinin Bauman’ın ifadesiyle günümüzün akışkan dünyasında nasıl bir siyasal fosile, nasıl tarihsel-toplumsal bir enkaza dönüştüğünü tespit etmekle veya bunun üzerine derin derin tefekkür etmekle ilintilidir. Aksi taktirde rutinimizin olağan sonuçlarına dönüşen ‘eğitimciye şiddet’ karşısında sahte ‘hayret ve şaşkınlık’ ile birbirimizi kandırmaya devam edeceğiz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
masur can 2018-04-26 18:44:04

Hadi yönetici irade öğretmen için bir takdirde bulunuyor ya sözüm ona öğretmenin hakkını savunacak sendikalar hele yetkili sendika bu işlere ne der? Öğretmene şiddete hayır, demenin dışında ne diyor. Galiba herkes için önce samimiyete ihtiyaç var.