Savaş kötüdür, mücadele iyi... Savaş yaradır, beredir, acıdır, ölümdür; mücadele çalışıp çabalamadır, yorulmadır, davettir, iknadır. Savaş kavgadır, tükenmedir, kilitlenmedir. Mücadele münakaşadır, zıt fikirlerdir, bir yol bulmadır. Savaş yoldan çıkmadır, mücadele yola düşmedir, aramadır, bulmadır. Savaş bir hastalık, mücadele ise sağlıktır. Savaşın içinde biraz mücadele, mücadelenin içinde biraz savaş ruhu olsa bile savaş kazandığında bile kaybettiren, mücadele ise yitirdiğinde bile kazandırandır. Ne yazık ki mücadeleye sen gidersin, savaş kapına gelir.

Savaş, varlığını sürdürmek için ona tehdit oluşturan ögeleri yok etmek üzerine; mücadele ise varolmak için önündeki engelleri kaldırma, en azından erteleme üzerine kuruludur. Savaş varlığını korumaya, mücadele ise varlığını genişletmeye yöneliktir… Savaş, varlığını sürdürmenin son aşaması, mücadele ise süreklilik halidir. Savaş meşruiyetini, varlığını ortadan kaldırma amacıyla yola çıkıp burnunun dibine kadar gelen tehditlerden alır; mücadele ise oluştan, başlangıçtan, var olma imkanından kaynaklanır.

Savaş iradeyi tek merkeze yoğunlaştırdığı için enerjinin tüketilmesi; mücadele ise zamana yayılma eğilimi gösterdiği için enerjinin artması anlamına gelir. Savaş bu sebepten bir cerrahi operasyon, mücadele ise yine bu sebepten düzenli alınması gereken vitamine benzer. Savaş, şiddetinden dolayı bir ölüm kalım riskini barındırır ve kolay gelir, geç gider; mücadele ise zamana yayılma özelliğinden dolayı yaşamı olduğundan daha iyiye götürmenin bir aracı olarak hep vardır.

Güçlü insan gibi güçlü devletler de kendilerini savaştan ziyade mücadeleye adarlar. Gerisinde mücadelenin olmadığı hiçbir savaşın kazanılamayacağını bilirler. Bu yönüyle mücadele varlığını süreklileştirmenin, olduğu yerden daha ileri götürmenin aracı olduğu kadar kucağında bulduğun savaşı kazanmanın da yegane garantisidir. Ceht ile beslenmeyen cihat, heyhat…

Biz bela arayanlardan değiliz. Kendi coğrafyamızda, kendi halimizde, kendi avlumuzda, kendi güneşimizle yaşamak istiyoruz. Sabah uyandığımızda avlumuzdan kalkan duman, bereketin olsun istiyoruz; bombanın, mitralyözün, makineli tüfeğin değil… Öğleyin soframız kurulduğunda bir kuru soğanımız, bir kaşık aşımız olsun istiyoruz, boğazımıza kilitlenen ihanet lokması değil… Akşamı kavak yelleri getirsin, geceyi ezanlar süslesin istiyoruz; uzak yerlerden gelen uzak insanların yakın ihanetleri değil… Biz kavga edenlerden değiliz. Kendi mahallemizde, kendi komşularımızla, kendi değerlerimizle kendi hayatımızı yaşamak istiyoruz. İzin vermiyorlar. Mahallemize giriyor, çeteler kur(dur)uyor, gecenin bir vaktinde ansızın mahallemize baskın düzenliyor, düzenletiyor, soframıza metal karıştırıyorlar. Midelerimizi arsenikle zihinlerimizi imajlarla bulandırıyorlar.

Huzursuzluğumuz kavgaya, kavgamız savaşa dönüyor. İyi de olsa kötü de olsa haklı da olsa haksız da olsa mümin de olsa münafık da olsa vatandaş da olsa çeteci de olsa hep bu mahallenin çocukları ölüyor. Mücadele etmesinler diye, mücadele gücü zayıflasın diye mahallenin çocukları devşirilip çeteye dönüştürülüyor, sonra da ortada bırakılıyor. Yüz yıl önce geldiklerinde de aynını yaptılar. İmparatorluğumuzu kaşla göz arasında paramparça edip gittiler. Yetmedi, biraz daha küçülsün istiyorlar, biraz daha ufalansın, yutmaya çalıştıklarında boğazlarına takılmasın diye.

Yalnız coğrafyamız, mazlum ve hazin coğrafyamız kanla yıkanıyor. Seferler ve zaferler hep buruk… Un ufak edilmek için birbirine kırdırılan, küçültülmek için sınırları ha bire yeniden çizilen bahçelerde yaşıyoruz. Kafka’nın Şato’sundaki kadastrocu gibi ellerinde cetvellerle gelip topraklarımızı küçültmeye, sonra da üzerine kendileri oturmaya azimli bu tuhaf uzak ülke adamları ortalığı kızıştırıp köşelerine çekiliyorlar. Birinden aldıklarını ötekine bırakıyor, berikinden çaldıklarının zerresini ötekinin cebine koyup hırsız dedirtiyorlar. Sonunda, kazansak da kaybeden hep biz oluyoruz. Nil’in, Dicle’nin, Fırat’ın suladığı cömert topraklarda sayısız meyvenin açtığı bahçelerde, evimize baskın yapan asilere karşı kendimizi korumaya çalışıyoruz. Gün ağardığında hala ayakta kalsak bile isyancıları, işbirlikçileri yerle bir etsek bile bütün dallar kırılmış oluyor, bahçemiz talan edilmiş, meyvelerimiz koparılmış; içimizdeki sevinçler alınmış oluyor, güneşimiz alabildiğine solmuş…

Mücadelemizi alıp yerine savaşı koyuyorlar. Bizi hep mahzun, hep kederli görmek istiyorlar. Kendileri elli parça tek görünüyorlar; biz tek parçayız elliye bölüyorlar.

İslam doğduğunda da böyleydi; doğusunda ve batısında iki büyük güç vardı; yukarı yakada Pers, aşağı yakada Roma… İslam gelişip serpildiğinde de böyleydi; bir tarafta Haçlı, öbür tarafta Moğol… Hep iki uç arasında ortada duruyoruz. Gövdenin, iki el arasında olması gibi… Kaderimiz bu. İki uç arasında, iki aşırı uç arasında, güneşin yaktıklarıyla uğramadıkları arasında tuhaf bir yerdeyiz. Yine öyle.

Başlangıçtan beri dua ediyoruz, hep dua ediyoruz. En iyi bildiğimiz bu… Allah’ım bize yardım et, senin yolunda gidenlerden, doğru yoldan sapmayanlardan eyle… Mahallemizi koru. Yakıcı güneşten de koru, zifiri karanlıktan da… Yaptığımız mücadeleyi de kapımızda bulduğumuz savaşları da nihayete erdir, aydınlığa varmanın aracı kıl. Allah’ım bizi aşırı gidenlerden koru, yolunu şaşırmışlardan da… Allah’ım bizi aşırı gidenlerden eyleme, bizi olduğumuz, olmamız gereken, olmamızı istediğin ruh halinde tut. Ve zalimleri ve düşmanları ve bozgunculuk yaratanları kahret. Amin.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.