Normalde kişisel algılanabilecek hususlara pek girmiyorum. Ancak hem yazarın popülaritesi hem de yazılan yazının geniş bir ilgiye mazhar olması bu yazıyı zorunlu kıldı. Zorunluluk, yazar-yazı ve okuyucu arasında oluşan ilişkinin özgüllüğünden ziyade camia olarak ahvalimize, siyasetle kurduğumuz ilişkiye ayna tutmasından kaynaklanıyor. Yusuf Kaplan’ın birkaç gün önce Yeni Şafak’taki ‘Erdoğan’a 20 Öneri’ başlıklı yazısından bahsediyorum. Yazı kritik seçimlerin ardından dile geldi ve muhatap aldığı Erdoğan’dan ‘öneriler’ doğrultusunda performans talep ediyor. Gördüğü yoğun ilgi de sanıyorum hem muhatap alınan kişide hem de dile gelen önerilerde gösterilen isabetten kaynaklandı. Yani çok doğru öneriler bunlar ve tam da iletilmesi gereken kişiye iletilmiş!

Bu açıdan eleştiri ve önerilerimiz sadece muhatabından performans talep etmiyor aynı zamanda bizim ahvalimizi ve düzeyimizi de açık ediyor. İki hususa dikkat edelim yazıda:

  1. Yazının ve dile gelen önerilerin muhatabı-çözüm merci zannedildiği gibi gerçekten Erdoğan, siyaset veya devlet mi?
  2. Herkesin kabul ettiği veya hiçkimsenin itiraz etmeyeceği genellikte olan hususları paylaştığımızda bunlar gerçekten öneri oluyor mu?

Önce 20 öneride ne var ona bakalım. ‘İslam Üniversitesi, Medeniyet Üniversitesi, Kur’an ve Sünnet Üniversiteleri ile Enderunvari Üniversiteler kurulmalı’ önerileri var. Diğerleri ise daha soyut-genel medya-kültür-eğitim-yönetim-ahlak içerikli olup ‘(4)İslâmî ilkelerle yoğrulan, herkese hayat hakkı tanıyan medeniyet iddialarımıza dayalı kısa, orta, uzun vadeli kapsamlı bir gelecek tasavvuru geliştirilmeli ve yol haritası çizilmeli. (5)Genç kuşak hızı ve hazzı kutsayan tüketim kültürünün KÖLEsine dönüşüyor. İslâmî şuuru gelişkin, dünyayı iyi tanıyan, özgüveni yüksek, komplekssiz bir gençlik yetiştirilmeli. Unutmayalım: Gençlerini ihmal edenler, geleceklerini imha ederler.’ şeklinde edebi sosu abartılı öneriler.

Gelelim yukarıda bahsettiğim yazıyı kritik edeceğimiz iki hususa. Birincisi söz konusu önerilerin muhatabı yazıda varsayıldığı gibi Erdoğan, siyaset veya devlet mi? Eğitim, kültür, sanat, mimari bahsinde çıkacak çözümün bürokratik merciler eliyle üretileceğini ve hayata geçirileceğini varsayan bu bakışın öncelikle başlı başına problemli olduğunu bilelim. Hele hele bu tarz bir yaklaşımın büyük ilgiyle kabul görmesinin, ‘tamam, işte bu!’ modunda kabul görerek dolaşıma sokulmasının hazin ve izaha muhtaçlığı açıktır. Bu durum ibretlik bir durumdur ve AK Parti’nin neden 7-8 puan kayıp yaşadığının en büyük karinesi hükmündedir. ‘Mış gibi yapmak’ ile ‘yapmak’ arasındaki farkın ne büyük bir fark olduğunu görmeyince başımıza gelenlerde kaçınılmaz oluyor.

Burada kendi acziyetini devlet üzerinden giderme şeklinde tanımlayabileceğim bir kolaycılık var. Kendini bir irade, özne, aktör olmaktan çıkararak devleti, siyaseti vasisi ilan eden sorumluluk kaçkınlığı var. Erdoğan eğitime, kültüre, sanata, mimariye ilişkin bir felsefe nasıl oluşturabilir, bir tasavvur nasıl geliştirebilir? Bunu yapması gereken Erdoğan, siyaset veya devlet mi? Yoksa öneri diye saydığımız hususların herbirinde devleti, siyaseti, Erdoğan’ı besleyecek, yönlendirecek ve baskılayacak bir irade, özne, aktör ve otorite merkezi olarak belirecek, ülkenin düşünce, duygu ve ruh dünyasını etkileyecek, o iklimi şekillendirecek yapı ve kişiler olarak bizler mi ön plana çıkmalıyız? Camia olarak bizlerin yapmadığı, hassasiyet göstermediği bir hususta devlet, siyaset niye yapsın, hassasiyet göstersin? ‘Gönüllü aldanma’ diye nevzuhur bir durum bu.

İkincisi, dile gelen önerilerin niteliği, içeriği mevzusu. Yani kimsenin itiraz etmeyeceği veya herkesin kabul edeceği bir takım sözleri sıraladığımızda bunun işlevsel bir siyaset, hayata behemehal geçirilmesi gereken sofistike bir proje zannetmek. Yukarıda belirttiğim gibi dile gelen önerilerin eğitim başlığında somutlaşacak birkaçı dışında genel ahlaki uyarılar ile eğitime-sanata-kültüre-mimariye ilişkin camianın klasik ezberleri yer alıyor. Üniversiteler şeklinde sıralanan görece somut öneriler dışında kalan öneriler ise bezendikleri cafcaflı söylemden sıyrıldıklarında zaten geriye birşey kalmayan cinsten. ‘Ehliyet ve liyakat sahibi insanlarla çalışılmalı’ demek ne demek? Şu an böyle çalışılmıyor mu? Çalışılmazsa ne olacak? Ne yapacaksınız? Burada bireysel tercihlerdeki zaaflardan mı bahsediyorsunuz yoksa yapısal-sistem kaynaklı problemler mi var? Bu yapısal problemler nasıl çözülecek? Sistemi nasıl yapılandıracağız? Bunlara ilişkin ne yazarın ne de yazıya ilgi gösteren camianın bir tartışması, arayışı yok. Bunlar olmayınca ‘ehliyet-liyakat olsun’ vurgusu ‘bu sene havalar güzel olsun’ temennisinden farklı olmuyor. Örneğin ‘MEB yeniden yapılandırılmalı. Anaokulundan üniversite öğrenimine kadar medeniyet ruhumuza ve dinamiklerimize göre yeniden kurulmalı!’ deniyor öneride. İyi de Erdoğan nasıl yapacak bunu Allah aşkına. Erdoğan’ı uzmanlık alanlarında bir çözüm merci olarak kodlayanların TEOG mevzusunda ülkeyi nasıl bir uygulamaya mahkum ettiğini gördük. Eğitim-öğretim konusunda nasıl bir yeniden yapılandırma? Akademide, medyada, sivil dünyamızda hangi emeğimizi gözeterek bir yapılanma olacak? Tevhid- Tedrisat tartışman mı var, Tekke ve Zaviyelere dair bir talebin mi var, zorunlu eğitime ilişkin bir tasavvurun mu var? Modern eğitimi sorgulayan bir pratiğin mi var? İçinde bulunduğumuz dünyayı sorunsallaştıran geniş ölçekli bir okuman mı var?

Büyüye inanmıyoruz iddiasındayız ama siyasetin, devletin ve Erdoğan’ın hokus-pokuslarla asırlık sorunlarımızı çözeceğinden hiç şüphe etmiyoruz. O yüzden şuuraltımızda hangi taşları kımıldatacağını bilen bir yazarın-yazının coşkusuna kapılıyoruz. O yüzden janjanlı söylemden sıyrıldığında elde avuçta hiçbir şey kalmayan önerilere mal bulmuş Mağribî gibi sarılıyoruz. Kendi elimizle kendimize çektiğimiz bu operasyonlar aynı zamanda Allah’ın bize indirdiği musibetler olsa gerek. Kendi işişni yapmayacaksın, sorumluluğunun hakkını vermeyeceksin. Bunu bir el çabukluğuyla başkasının sırtına yükleyeceksin. Üstelik kamusal alanda bu iş için destek-katkı veriyorum pozlarını da bırakmadan. Sonra da yan gelip yatarak hep beraber sorunlarımızın çözüleceğine inanacaksın. Kibar Feyzo’nun dediği gibi durum: Ağam bizimle eğleniy!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hüseyin Kocadağ 2018-07-05 12:42:47

Bir insan,hele de kendini kaf dağının tepesinde gören ve Türkiye'nin en değerli filozofu filan zanneden bir insan yazıyla nasıl tokatlanır'ın örneği olmuş bu yazı. Abdulbaki Hoca alanına giren konularda ukalalığa ve cin olmadan adam çarpma uyanıklığına izin vermemiş her zamanki gibi ve muhatabın maskesini sıyırmış.