BÜYÜKLERE asık suratlı olmak yakışmıyor. Ciddiyet ile asık suratlılık arasında belirgin bir fark var: Birincisi gücü ve otoriteyi temsil ederken ikincisi enerji dağılmasını, donuklaşmayı ve bulunduğu yere kilitlenmeyi ihsas ediyor. AK Parti, yakın zamana kadar Türkiye’deki siyasal partilerin babası, ağabeyi gibi davranıyor ve güncel meseleler konusunda bile ağırbaşlılığını hep muhafaza ediyordu. Kendine yönelik eleştirileri ciddiyetle dinliyor, belli zamanlarda özeleştiri yaparak da eksiklerini gidermenin yordamlarına bakıyordu. Ortaya çıktığından beri sayısız badire atlatmasına rağmen suhuletini kaybetmiyor, belirlediği güzergahta ufak tefek araç değişiklikleriyle yoluna devam ediyordu.

Geride bıraktığımız on altı yıla bakıldığında üstesinden geldiklerine bakınca hakkını teslim etmemek de kelimenin gerçek anlamıyla nankörlük olur. Askeri ve bürokratik vesayetin dağıtılması, düşünce ve inanç özgürlüğünün önündeki bariyerlerin kaldırılması, PKK, FETÖ, 17-25 Aralık ve en nihayetinde 15 Temmuz darbe girişimlerinin yerle bir edilmesi her yiğidin harcı değildir. Bunların her biri tek tek bile olsa başka bir iktidarı sarsmak şöyle dursun yerle bir edebilirdi ama AK Parti kadroları bütün bu tehdit ve saldırıları bertaraf etmekle kalmadı, her biriyle anladığı dilden mücadele etti, bazılarını bir daha başını kaldıramayacak kertede ezdi…

Elbette bunlar görünür vesayetlerdi ve her zaman olduğu gibi görünen düşmanı yenmek görünmeyeni yenmekten daha kolaydır. Peki görünmeyen vesayetler neler? Bedensel yolculuğun taşıdığı zihinsel değerleri esir alan ve “oraya vardığınızda” niye “oraya gittiğinizi unutturan” ne varsa onlar…

İdealizm kayıpları, inandıklarının ve hakim kılmaya çalıştıklarının görünmezleşmesi, ruh miyopisi, kibir, ikiyüzlülük, şekli nezaketin altına gizlenmiş ve ansızın sıçrayıp dışarı çıkma temayülündeki kabalık, oportünizm, şark kurnazlığı, banallik, bencillik, teori fakirliği, pratiğin altında ezilmişlik, her türden aşağılık kompleksine mahkumiyet...

Unutmamalı ki, “kavramsal vesayet” her zaman “olgusal vesayetten” daha tehlikelidir. Kalpleriniz işgal altındayken beyinleriniz hangi vesayet savaşını kazanabilir ki?.. Bu yönüyle bakıldığında AK Parti elinde süngü, görünür düşmanlarıyla göğüs göğse savaştı ve onları yendi ama içerideki, derinin altındaki, yüreğin etrafını sarmış kanserli urlar tarafından çepeçevre kuşatıldı, esir alındı; içe özgü bütün hastalıklarda olduğu gibi dışarıdan müdahaleye gerek kalmaksızın bünye soluklaşmaya, kuvvetsizleşmeye, parlaklığını yitirmeye, hatta derisini dökmeye başladı.

İşte bu seçim; görünür düşmanla yapılan kahramanca savaş ile bünyeyi sinsi bir sarmaşık gibi kuşatmış, kendini unutturmuş görünmez düşman arasındaki o tuhaf dengenin ortasında gerçekleşti ve AK Parti bir bakıma denizi gururla geçerken derede boğulma riskine maruz kalmanın derin melankolisini yaşıyor.

Tevekkeli değil, Eflatun Devlet adlı kitabında en katı monarşiyi bile en hafif kaosa tercih eder. Daha baştan şunu teslim edelim: Yerine kendisinden çok daha donanımlı, çok daha becerikli, çok daha hazırlıklı, çok daha ehil bir siyasal parti gelmeden AK Parti’nin bırakın siyasal hayattan çekilmesi, iktidarı bırakması yahut tökezlemesi, ayağının sürçmesi bile ülke açısından ciddi faturalar anlamına gelir. Hatta belki bu sarsılma AK Parti’den ziyade ülkenin bütününü etkileyecek dramatik sonuçlar doğurur. Belki de böylesi bir riski gördüğü için “önlem almanın bir yöntemi olarak” halk ona zaman ayarlı bir uyarı verdi.

Partinin değil ama mahallenin içinden biri olarak yine böylesi bir zamanda, yine böylesi bir yazı yazmıştım. Özetle 7 Haziran seçimlerinde alınan oy kaybının nedenlerini başka bir gazetenin köşe yazarı olarak on maddede sıralamış, sonra da teşhislerin muadili önerileri dilim döndüğünce anlatmaya gayret etmiştim. O günden bugüne zerre miskal ders alındığını düşünmüyorum. Neyse ki oldukça netameli görünen o süreci siyasi dehasıyla erken seçim kararı alarak Cumhurbaşkanımız savuşturmuş, yine onun marifetiyle ülkeyi bugünlere taşıyan irade öyle ya da böyle bizi bugünlere vardırmıştır.

Evvelki hafta itibarıyla sonuçlanan seçimlerin verdiği mesaj alınmaz ve görünür vesayetten duyulan gurur görünmez vesayeti yaygınlaştırır, hatta kökleştirirse mağluptur bu yolda galip, biline…

Vakit kaybetmeksizin, bir an önce aynanın karşısına geçmeli ve ne idim, ne oldum demeli. Haddizatında tevhit anlayışı “hayır”la başlayan bir düşünce sistemi için en büyük tehlike eleştiri yokluğu değil midir?.. Partide eleştiri yolu hiç kapanmamalıdır. İçinde eleştiri barındırmayan ve muhatabının yüzüne yüksek sesle söylenen hiçbir övgü iyi niyetli değildir. Sabah akşam küfreden “dışarıdan”, sabah akşam göklere çıkaran “içeriden” yıkar. Yukarıdayken, gerekli gereksiz iltifat yağdıranlar, aşağıdayken yanınızda olmayanlardı ve yarın ayağınızın takıldığı yerde yine yanınızda olmayacaklar, bunu görmüyor musunuz? Sizi seven, yürekten sevenlerse yanınızda da olsalar, uzağınızda da olsalar dost edasıyla doğrularınızı öven, yanlışlarınızı ise yüzünüze söyleyenlerdir.  “Eğrilirsem beni kılıcınızla düzeltin” diyen bir geleneğin temellükçüleri “eğrilirsem eğri olduğumu sakın söylemeyin” kertesine geldiyse susmalı mıdır? Görünür vesayeti bitirirken sizi alkışlayanlar, görünmez vesayetin her tarafınızı sardığını, sizi içten içe yiyip bitirdiğini içleri acıyarak görüyor ve söylüyorsa kulak ardı mı edilmelidir? Elbette oturduğumuz koltuğun köreltici bir tarafı vardır. Elbette mevki makam, duyguları pelteleştirir. Elbette yukarı çıktıkça aşağıdan yükselen sesler biraz daha duyulmaz olur. Ama bizim inancımız değil mi ki kıyamda secdeye baktırır? Ama bizim inancımız değil mi ki secdeden, ancak ve sadece secdeden “öteyi” gördürür? Biraz alçak gönüllü olmak, yüzünü biraz aşağıya çevirmek, biraz tebessüm etmek zamanı değil midir?

Eleştirmen toplumun doktorudur. Hastalığı söylüyor diye doktora kızılır mı? Aklı başında hangi hasta doktoruna hastalığımı sakın söyleme, üstünü ört der? Üstü örtülünce kendini unutturan hastalık var mı? Bir parti için oy kaybı hastalığı yüzeye çıkaran çıbandan, kızartıdan başka nedir? Neyse ki ansızın yerle bir eden hastalıklar da var ve bu onlardan değil. Neyse ki hâlâ imkân var ve son nefes verilmiş değil. Neyse ki bu iktidara on altı yıldır “geç” diyen halkın elindeki sarı karttır, kırmızı değil…

Bütün bunlardan sonra, çuvaldızı biraz da kendimize batırırsak; bir parti, bir cemaat, bir dernek, bir kişi, her neyse, her kimse, hangimiz bundan otuz, kırk yıl önce çıktığımız yolun yolcusuyuz? Hangimiz aynaya baktığında yüreğindeki suyun berraklığını görüyor? Allah hepimizi, bir zamanlar düşmanı olduğumuz şeyin kendisi olmaktan korusun.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.