Türkiye de siyasi tarihe azıcık vukufiyet sağlayanlar göreceklerdir ki ülkemizdeki temel mesele; topluma hal çaresi olarak sunulan ideolojik-politik çerçevenin kifayetsizliğinden önce sunumun usule, erkâna uygun olmayışıdır. Siyasetin içeriği, derinliği, toplumun tarih-kültür-inanç evreniyle uygunluğundan ziyade öncelikli problem, tarz ve yaklaşımdaki hoyratlıktır. Ece Ayan Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında, Bir teneffüs daha yaşasaydı,  Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür, Devlet dersinde öldürülmüştür’ kıtasıyla başladığı ‘Meçhul Öğrenci Anıtı’nda bu çarpıklığı çarpıcı bir şekilde dile getirmişti. Bu, sadece devlet toplum ilişkisindeki tecrübe edegeldiğimiz çarpıklıkla sınırlı değil maalesef. Aynı zamanda yol gösterici, terbiye edici yönüyle ilişki ağını, toplumsal aktörleri de ifsat ediyor. Asıl problem ve tehlike buradadır. ‘Devlet dersinde öldürülmek’ doğası itibariyle en kaba ve karşı koymaya güç yetiremezsek bile görülüp mahkûm edilmesi en kolay olandır. Bu kabalık ve mahkum edilmesi kolay olanın aynı zamanda sofistike bir öğretici, gerekli özen, uyanıklık ve hassasiyet gösterilmediğinde tarz, yaklaşım ve sorunlarla baş etme stratejisi olarak bünyeye nüfuz edici olduğu açık değil mi?

Muhafazakâr bir internet sitesinin haber başlığı şöyle: Alpaslan Kuytul'a ait gizli belgeler yakalandı! İçerikte ise şunlar var; ‘Yol araması sırasında durdurulan bir arabanın bagajında Furkan Vakfı'na ait, laptop, cep telefonu, bilgisayar kasası, 1000 dergi, 850 dergi eki, 18 el kitabı, 30 afiş, 38 CD ele geçirdi. Ekipler yaptığı araştırmada malzemelerin vakıf binalarından kaçırıldığını tespit etti.’ Benzer şekilde muhafazakâr kesime ait bir TV kanalında da Furkan Vakfına yapılan baskına ilişkin 28 Şubat sürecinde görmeye alıştığımız brife edilmiş medya performansına üzülerek şahit oluyoruz. Gizemlileştiren, kriminalize eden bu dilin gerçekliği aktarmakla ilgilenmediği açık. Tersine gerçeklik oluşturma peşinde. Kitap, dergi, CD şeklinde sıralanan suç listesi sadece dile getiren medyayı değil medyanın seslendiği kesimi de seviyesizliğe sürükleyen bir nitelik arz ediyor. Medya devletin şarihi olamaz, olmamalıdır. Devletin resmi yayın organı gibi kendisini konumlandıramaz, kendisini böyle bir ufka mahkûm edemez. Yapılan operasyonların ardından meşruiyet oluşturucu, algıyı yönlendirici ve gerekli malzemeyi sağlayan bir tedarikçi rolüne canı gönülden kendisini teslim edemez, etmemelidir. Her yapılanı onaylamak, gerekçe ile gerekçelendirmek şeklinde bir mecburiyet içerisinde kendisini göremez. Bu, gerçeklikten kopmayı getirdiği gibi korunup-kollanmak istenen devlet-hükümet için de hayli maliyetli bir konumlanıştır.

Maalesef bu tablo düşündürücüdür ve yarınlarımız için endişe vericidir. Başkalarına gerek kalmaksızın kendi itibarına gölge düşüren uygulamalar açık ki içine düşülen akıl tutulması ile ilintilidir. Sapla sapanın birbirine karıştığı, desteğin ve yandaşlığın ne olursa olsun sadakat, mutlak sadakat olarak anlaşıldığı ve ona göre davranıldığı bir vaziyet vahimdir. Bu camia iktidarda kalışını veya varoluş mücadelesini kendi içini boşaltarak, seviye yitimine uğrayarak veremez, vermemelidir. Kendisine kastederek, dün eleştirdiklerini bugün kendisi yaparak bir yere varamaz. Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşelidir. Başımıza gelen bela ve musibetler, ilahi ikazda vurgulandığı gibi, çoğunlukla kendi yaptıklarımız ve yapmadıklarımız yüzünden gelmektedir. O yüzden böyle bir mücadelenin mücadele olmadığı ortadadır. Politik yakınlığımızın, duruşumuzun ve gelişmeleri okuma biçimimizin devletle hükümetle örtüşüyor olması farklı bir şey devletin veya hükümetin her uygulamasını doğru ve tartışılmaz görülmesi bambaşka bir şey.

Kısır ve karanlık koşullar, insanlık dışı uygulamalar, hak ve adaleti çeşitli gerekçelerle askıya alan girişimler insanları kendiliğinden olgunlaştırmazlar. Zira bu koşullar, bu dönemler ve bu ilişki biçimi geliştirici, seviye kazandırıcı değiller. Böyle olsaydı şayet bunca vahşete, kıyıma, insanlık dışılığa şahitlik etmiş dünya çoktan bir olgunlar diyarına dönüşmüş olurdu. Vahşeti, kıyımı ve insandışılığı gören, bu hengâmede yol almaya çalışan çoğunlukla gördüklerinin etkisinde şekillenir. Ondan öğrenir, onu öğrenir. Tüm bu vaziyeti yönetecek, yönlendirecek bir ahlaki hassasiyetin, bir faal şuurun iş başında olması zaruridir. Bu olmadığında ‘devlet dersinde öldürülmekten’ daha vahim ve baş edilmesi daha güç olan ‘bu tedrisattan geçmiş olmaktır.’

Koşulların bizi icbar ettiği dönemlerde sergilediğimiz hak ve adalet savunuculuğu pozisyonu bizi yanıltmasın. Mazlumların, mağdurların hak ve adalet savunuculuğu yapmalarında bir olağanüstülük yok. Bu hal üzerinden verilecek payenin sınırlı tutulması elzemdir. Nietzche’nin ezilenlerin adalet ve özgürlük arayışına örtük bir güç istenci, bir pozisyon değişimi üzerinden görmesi boşuna değildi. Önemli olan engellerin aşıldığı eşikte ortaya çıkan tablodur. Önemli olan Mekke’nin vaatleri değil Medine’nin icraatlarıdır. Mağduriyetin-mazlumluğun olduğu yerde hak ve adalet vurgusu esas itibariyle ötekine dönük bir yargılama aparatıdır, kendine alan açma aracıdır. Kendimizden, kendi ahvalimizden ziyade projeksiyonu ötekine yönelten bir mahiyet arz eder. Oysa geniş zamanlar, mazlumluğun-mağdurluğun geride kaldığı dönemlerde hak ve adalet korunması, kollanması ötekinden değil sizin de üzerinizden karşılık verilmesi gereken bir taleptir artık. Projeksiyon size çevrilmiştir ve söylemle-iddialarla iktifa edilemez. Zira koşullar ve yeni dönem sizin varlığınız ve varlığınızın mahiyeti açısından performans talep edicidir. Kelimelerin-kavramların performatif oldukları nokta işte burasıdır. Dün püskürtüldüğünüz kısır koşullar nedeniyle üzerinizden alınan performans, bugünkü konumunuz dolayısıyla edası üzerinize farz kılınmıştır. Artık öncelikli ve önemli olan budur. Ne söylediğiniz değil ne yaptığınız ve nasıl yaptığınızdır önemli olan. Elinizden, dilinizden, zihninizden sadır olan şeyin ne olduğu ve ilişkiyi nasıl şekillendirdiğidir.

Bu açıdan Kuytul örneğinde de gördüğümüz üzere mevzu; ideolojik-politik okumalarımız ne kadar farklı olursa olsun Türkiye’de işlevsel olmayan egemen bir tarzın, zihniyet kalıbının ve sorun çözme sistematiğinin yürürlükte olmasıdır. Aktörlerin değişimi bir noktadan sonra fark yaratmıyor. Zira dün Reha Muhtar’ın yaptığını bugün Müslüman kesimin tüm yoksunluklarına rağmen toplayıp ete kemiğe büründürdüğü yapılar sergiliyorsa sergilenen şeyin ardındaki motivasyonun bir anlamı olamaz. Reha Muhtarı motive eden şey ile muhafazakâr medyayı motive eden hususların farklı olmaları onların pratikte aynı düzeysizlikte yol aldıkları gerçeğini maalesef ne değiştiriyor ne de meşru ve makul gösteriyor. Aliya’nın ‘onlar bizim öğretmenimiz olmazlar’ sözü ve ‘düşmanımıza en büyük borcumuz adalettir’ vurgusu çarpıcılıklarını retoriğe uygunluklarından değil yaşanan onca şeye rağmen bu iddiayla mütenasip bir performans sergileyebiliyor olmalarından alıyor, unutmayalım.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Dr.mehmet taş 2018-02-09 08:54:30

Ellerinize , kaleminize sağlık.Harija tespitler

Avatar
Necmi Ali Doğan 2018-02-10 15:39:39

Eline sağlık. Maalesef hal vaziyet budur

banner623

banner624