Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devran bî-sükûn

Derd çoh hem-derd yoh düşmen kavî tâli' zebun

ASIRLAR öncesinden ne hüzün verici bir projektör tutmuş bu çağa şair. Sanki bugünleri yaşamış gibi. Bu projektörün gösterdikleri arasında acaba kimler varmış diye düşünürken, bir iniltiyle irkildim birden. Yaklaştım inlemenin geldiği yere. Sonra durdum.

— Ah evladım. Öyle taranıp durma buralarda. Etraftaki güzellikleri de hava atarak soldurma. Hava atanın bir gün alır havasını bu hayat. İnanmazsan git, benim sergüzeşti hayatıma bak.

Çok içten geliyordu bu ses. Lakin yılların birikmiş yorgunluğu da hissediliyordu. Bir hanımefendinin sesiydi bu. Biraz daha yaklaşmak istedim. Yaklaştıkça sanki uzaklaşmak istiyordu benden. Halbuki kendisi konuşmak istemişti cidden. Ben bütün uzaklaşma isteğine karşın yaklaştım. Neden böyle yaptığını anlamak istedim.

Bu defa yaklaştıkça benim uzaklaşma isteğim artıyordu. Sureti belirginleştikçe  yaşadığım hayal kırıklıkları ziyadeleşiyordu. Artık kaçacak bir yeri kalmamıştı. Köşesine kısmış ve ellerini yüzüne kapamıştı. O titreyen elleri tuttum nazikçe. Şairin yıllara meydan okuyan o mısralarını hatırladım ve okudum kendisine. Çünkü hâlâ o güzellikteydi elleri. Bu meşhur gece karanlığının gündüz aydınlığıydı.

Ellerin, ellerin ve parmakların

Bir nar çiçeğini eziyor gibi.

Ellerinden belli olur bir kadın,

Denizin dibinde geziyor gibi.

Ellerin, ellerin ve parmakların.

Evet, yıllar bedenine meydan okurken ellerine bir şey yapamamıştı. Fakat onu ellerinin arasına sıkıştıranlar yani hep alkışlayanlar ise etrafında kalmamıştı. Hızlı atan kalbinin ellerine aksini hissettim. Hürmetlerimi iletip kendisiyle konuşmak istedim. Ellerinin nasıl yıllara meydan okuduğunu anlamak diledim. O, belki ilk defa böyle hesapsız biriyle karşılaşmıştı. Benimle konuşmak için toparlandı. Tam düşecekti bir şeyleri. Telaşlandı. Lakin belli etmek istemedi. Belli ki onun için çok kıymetli bir hatıra idi.

— Bak evladım. Sana bunları anlatmalıyım. Ta ki sen de anlatasın evlatlarına. Bu millete hassaten şöhret yolunda gidenlere bir iyiliğimiz olsun diye.

Çok güzel bir vücudum, bir o kadar da ruhu okşayan sesim vardı. Tanrım benim imtihanımı iki katına çıkarmıştı. Seyrederken kendimi ve dinlerken sesimi, güzelliğin kaynağına gitmek istedim. Ömrümün derinliğine böyle yolculuk yapmak diledim. Lakin ne olduysa oldu, yolum oraya düştü. Dünyanın şöhreti, bendeki güzelliklerin kaynağının ben olduğumu hep kulaklarıma fısıldayıverdi. Hatta yıllar geçse de bu güzelliklerin hep aynı kalacağı aldatmacasına da beni inandırıverdi. Ben de aldandım alkışlayanların bu riyakar haline. Hovardaca harcadım ömrümü senelerce.

Önce benimi kabarttılar ve nefsimi şımarttılar. Şöhret denen bataklığa attılar. Kalbimi öldürdüler. Kalıbımı da arzuları için teşhir ettiler. Sesimi yayarken etrafa vücudumu da yapıştırdılar reklam panolarına. Bu ben miyim diye geçerken önünden, sanki herkes bana bakıyor zannettim cidden.

Bir müddet böyle avuttum onları, onlar da alkışladı beni. Bu semtte olanların neredeyse hepsinin hali böyleydi. Alkışlanmak gıdamızdı. Dünyanın her arzusunu yaşamak da modamız. Şöhretin basamaklarında tırmanırken, sanatın basamaklarından düşüyorduk sanki. Hele zanaatın semtine ise artık hiç yaklaşamıyorduk. Herkes memnundu halinden. Her şeyin böyle devam edeceğini zannediyorduk gerçekten. Zaman geçtikçe kalbimizle beraber kalıbımız da kirleniyordu. Duygularımız yıpranıp, ruhumuz kararıyordu. Bize tutulan alkışlar da azalıyordu. Bu derince kırılmanın farkına ise pek azımız varıyordu. Artık kapılmıştık şöhretin bu büyülü haline. İnanmak istemiyorduk bu halimizin gideceğine.

Yılların rüzgârı yavaşlatmıştı bedenimizi. Sahne denen şey, artık elimizden gitmek üzereydi. Fakat bizden hâlâ istifade edilmek istendi. Yeni bir teklif yapıldı bize. Sahneden geçmelisiniz artık sete diye. Hatta asıl şöhretinizi burada bulacaksınız. Milyonların alkışını alıp mutlu olacaksınız. Artık herkes sizi tanıyacak. Ömür boyu size müteşekkir olacak denildi. Setteki teşhirimizden sonra evimizin yolu gözüktü.

Sahneden sete gidişimiz, ilk defa bu kadar acımasızca bizi hatırlatmaya başlamıştı bize. Bütün o heyecanlı demlerin nasıl da unutulup gittiğini ve bu unutulmak içinde bizim de unutuluvereceğimizi sezinletiyordu hepimize. Lakin tek tesellimiz, vaktin adaletiydi. Alkışlayanları da bizim gibi değiştirivermesiydi. Onlar da kendileri gibi kalmıyorlardı, kalsa da imkanları. Çünkü onların yıllarca bize tuttukları alkış, kendileri içindi. Bize müteveccih gibi duran alkışlar, aslında onların arzularının tamamlandığının sesiydi. Onların elleri arasında sürekli hırpalananlar ise bedenimizdi. Çaldıkça alkışları temas ediyordu elleri bizimle. Yıllar geçince artık biz kalıyorduk baş başa kendi ellerimizle.

Şairin dediği gibi evladım, nerden geldik biz nereye. Hem de ne alkışlar ve methiyelerle. Ama hayatın hakikati, şöhretin yalancılığına her zaman galip gelir. Şöhret basamaklarında ilerleyenler ise bu acı gerçekle bir gün mutlaka yüzleşir.  

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?

Ya gözler altındaki mor halkalar?

Neden böyle düşman görünürsünüz,

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!

Hangi resmime baksam ben değilim.

Nerde o günler, o şevk, o heyecan?

Bu güler yüzlü adam ben değilim;

Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;

Hatırası bile yabancı gelir.

Hayata beraber başladığımız,

Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;

Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

Bütün sermayesini kullandığını söyledi o güzel ellerin sahibi. Artık hayatta yapayalnızdı. Etrafında kimsesi yoktu. Hele sahnede ve sette onu bütün ihtişamıyla alkışlayanlardan iz bile kalmamıştı. Sesindeki titremenin ve yanaklarını zorla ıslatan yaşların en büyük isyanı da, şöhretin bu acımasızlığınaydı. Bilhassa bu yolda ilerlerken hayatın gerçekliğinden ziyade, benliği sürekli kabartan sahnenin dışındakilerineydi.

Çok derinden bir iç çekti. Aylarca böyle bir iç boşalmasını yaşamadığını söyledi. O güzel ellerini usulce çekiverdi ellerimin içinden. Derin bir uykuya daldı bir şey söylemeden. Ben de onu uyandırmak istemedim. Busemi yüreğinin üzerindeki ellerine koyuverdim. Bir daha geleceğimi kulaklarına fısıldayarak oradan ayrılıverdim.

Sözümü tuttum ve oraya tekrar gittim. Yoktu yerinde. Birisi nezaret ediyordu o yere.

— Biz de sizi bekliyorduk. Şöhret hanım vefat etti. Size bu nağmeyi iletmemizi istedi.

Çok üzülmüştüm. Oraya yığılıp kalmıştım. Koluma girdiler ve arabama kadar eşlik ettiler. Oturdum koltuğuma. Gitmelerini söyledim usulca. Açmaktan korkuyordum nameyi. Açmasam da anlamayacaktım onun benden ne istediğini. Ve nihayet açtım.

— Ah evladım, seni geç buldum erken kaybettim. Her gün seninle sohbet etmek için heyecanla bekledim. Ama sen gelmedin. Yoksa sen de mi beni terk edenlerdendin. Hiç öyle görünmedin. Ellerim senin ellerinin içindeyken hiçbir zaman ve hiçbir kimsenin ellerinde o kadar mesut olmamıştı. Sen gittikten sonra hep bu tekrarın hayaliyle yaşadım.

Bak evladım, aniden fenalaştım. Belki bir daha görüşemeyeceğiz. Tek bir isteğim var senden. N’olursun benim gibi olanları mahrum bırakma o mesut demden.

Seni çok sevdim ve hep seveceğim. Orada uyandığımda ve sen de o semte uğradığında hep seni arayacağım. Ve ellerimin yine ellerinin içinde olmasına çalışacağım.

Ah yüreğimdeki sızı hiç dinmiyor. Galiba gerçek sevgili beni bekliyor.

Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı ıslatmıştı. Neden geç kaldım diye dövünmeye başladım. Ama artık nafile. O gitmişti hakiki menzile. Bir tarafım dünyanın vefasızlığına, şöhretin acımasızlığına feryat ederken diğer tarafım da kendime kızıyordu.

Şöhret hanımın hazin sonu yüreğimi yaktı. O artık yoktu aramızda. İstiklal caddesinde başlayan yolculuk, Yeşilçam sokağında uzun bir bekleme ile geçmişti. Artık yaramaz bir duruma gelince en iyisi evinde en kötüsü de sokak köşelerinde yalnızlığa terk edilmişti. Ölmeden önce son soluğunu şefkatler evinde almıştı.

Galiba bu vefasızlık dolaşacaktı daima Yeşilçam sokağında. Bilhassa şöhreti arayanların kaderinde.

CAHİDE SONKU:

1916 yemen doğumlu, Türk sinemasının ilk kadın yönetmeni ve ilk starı. Öyle ki, ayakkabısından şampanya içittirmiş şöhretli bir film yıldızı… Sahip olduğu “Sonku Film” şirketinin bir yangın sonucu yok olmasıyla bütün varlığını kaybetti ve kendini alkole verdi. Sonku’nun hayatı, 1981’de İstanbul’un bir izbe otel odasında ölü bulunmasıyla son buldu.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hüseyin ZAVALSİZ 2018-01-13 00:13:10

Yazarimizin kalemine ve gönlüne sağlık. Allah ım bizlerin sonunu hayra vesile kilsin. Nefsimize hoş gelen boş işlerden korusun. Amin

Avatar
Kasım ŞEKER 2018-01-13 07:29:35

'Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz'
Ünsüzlerin sonu genellikle böyle oluyor.

Avatar
Veysel 2018-01-13 08:46:39

Çok güzel bir üslupla çok güzel şeylere dokunulmuş yine yazarın yüreğine sağlık.

Avatar
Aysegul ARAT 2018-01-13 12:02:17

Şöhreti n de imtihan oldugu bu dünyada yaşlılıgn kapısını çaldığı ünlüler ,zamanı gelince semtine çağıran gerçek sevgili ...şimşek hızıyla geçen zamanın tortulanmis tek kalıntısı geçmişin iç kıpırdatan insan bedenleri .Her şeyin hayırlısı dedirten muazzam bir yazının varlığı, yazarın kalemiyle hafızalarda yer ediniyor.Yüreğinize sağlık hocam.

Avatar
Ölmez 2018-01-13 22:22:55

Kaleminize yüreğinize sağlık hocam.

Avatar
Menaf 2018-01-20 22:32:48

Hocam ellerinize, yureginize saglik.