İnsanoğlunun dünyada bulunuşu, üzerinde iyi düşünüldüğü zaman, başlı başına bir trajedidir aslında. İnsan, kendisini bir anda dünyada bulmuştur. Bizi saran kültür, tüm boyutlarıyla bir anlam haritası çizdiği için, buna göre yaşanıp gitmektedir. Ama bunun ötesinde kutsal kitaplar, insana kendisi ile ilgili “anlam” bilgileri vermektedirler.

Öncelikle bu kültürle karşılaşmasa idik ne olacaktı? Dünyada yalnız başınıza olduğunuzu, kendinizi ve nerede olduğunuzu anlamlandırmaya çalıştığınızı düşünün. Epey bir mesai sarfedeceğiniz kesin. Şimdi bu anlam haritalarını kutsal kitap ve kültürden hazır aldığınız için, dolayısıyla çok zahmet çekmediğiniz için üzerinde yeteri kadar düşünmemiş olabilirsiniz.

Kur’an-ı Kerim, ilk insanın yaratılışı, cennetten düşüş ve daha sonra dünya hayatı ile ilgili anlatımları ile insan için bu süreci ve anlamlandırmayı netleştiriyor. Birçok dinde buna dair bilgiler mevcuttur. Modern zamanlara gelince, dinlerin merkezden çekilmesi sonucu dinlerin anlatılarının dışında başka açıklama biçimleri devreye girmeye başladı. Meselâ; Darwin’in öğretileri bunun başında gelmektedir. Ancak modern dünyada bir şey daha oldu; o da merkezin değişmesi ile birlikte insanın evrendeki konumunu ve anlamını kaybetmesi.

Gerçi kültürün, bu konuda insan için avantaj olduğu kadar dezavantaj da oluşturduğunu belirtmek gerekir. Zira kültür, yarattığı efsaneler ve anlatımlarla insanı sarmalarken, bir noktadan sonra ciddi belirlenmişlikler yaratarak, insanın sıçrayış imkanlarını da elinden alabilmektedir. Kur’an-ı Kerim, iyi okunduğu zaman ancak bu sıçrayış imkanını insana verecektir.

İnsanın dünyaya gelişiyle birlikte, üç farklı ilişki düzeneğiyle karşı karşıya kaldığı söylenebilir. Bunlar; İnsan-Allah, insan-insan ve insan çevre ilişkisidir be her biri başlı başına irdelemeyi gerektirecek derecede genişlik arz etmektedir. Biz burada insan-Allah ilişkisine bir nebze değinemeye çalışacağız.

İnsanın Allah ile ilişkisi, öyle kolaylıkla halledilecek bir mevzu gibi görünmemektedir. Modern zamanlarda felsefelere baktığımız zaman, Tanrı üzerine tartışmaların asla azalmadığı, hatta giderek arttığını söyleyebiliriz. Öyle ki, Tanrı’yı reddedenler bile bir kalemde “Tanrı”yı silip atamamakta; Onu bütün meselelerin merkezinde tekrar görmektedirler.

Burada en önemli sorun ise Allah ile ilişkilerin nasıl kurulacağıdır? Benim özellikle Müslüman toplumlarda gördüğüm problem; Allah’ın, tersini iddialara rağmen, aracılaştırılması, dünyevi hedefler doğrultusunda kullanılması şeklindedir. Bu durum, Allah’ın farklı şekilde konumlandırılmasını sonuçlamaktadır her şeyden önce.

Bütün evrenin merkezinde olan Allah, insanın gündelik hayatındaki ahlakiliğinin de yegane örnekliği ve kemale ermesinin de imkanı olarak görülmelidir. Belki İslam düşüncesinde “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak” şeklinde ifade edilen sözü bir hayat felsefesi haline getirmektir ki, insanın kemale erme yolunda sağlıklı gidişini de belirtmektedir.

Klasik kitaplarımızın başında şu derecelendirme hep yapılmaktadır. İbadetler üç gayeye matuftur. Birincisi, Emretmese de Allah’a Allah olduğu için ibadet. İkincisi, emredildiği için ibadet. Üçüncüsü de, cennet ümidi ve cehennem korkusu sebebiyle.

Şimdi temel sorunumuz; Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak düsturunu hayatın her alanına doğru yaymaktır. Böylece Allah’ı işlerimize uydurmaktan belki vazgeçeceğiz. Nihayetinde insan-insan ve insan-çevre ilişkilerimizin de belki düzelmesini bekleyebiliriz. Çünkü bütün yanlışlar, önce Allah ile olan yanlış ilişki ve konumlandırmalardan kaynaklanmaktadır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.