Şöyle bir fıkra anlatılır: Kamyon sürücüsü adam rampa aşağıya inerken freni bir yoklar ama fren pek tutmamaktadır. O anda yapacağını gözden geçirir ve yola bakar. Yol ileride ikiye ayrılmaktadır. Birisi, kurulan Pazar yerine gitmektedir ve doğal olarak kalabalıktır. İkincisi ise sakindir fakat yolda bir adam görünmektedir. Yine anlık düşünür ve Pazar yerine dalınca zayiatın çok olacağını hesap ederek, adamın olduğu diğer yola meyleder. Ertesi günü gazetelerde haber şöyle geçmektedir: “Freni patlayan kamyon, adamın peşinden Pazar yerine daldı.”

Bu fıkrayı insanın şartlanmışlığı bağlamında okumak mümkündür. Fakat ben araçların amaçsallaşması düzleminde de analiz edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kamyon sürücüsü, bir hesap yapmıştır. Hesaba göre bir tek adamı zarar görecektir fakat neticede pazar yeriyle kıyaslandığında, belki onlarca insana zarar gelmemiş olacaktır. Bu hesap bir kere yapılmış ve bırakılmıştır. Sakin yolda olan adamın da pazar yerine gideceği hesap edilmemiştir. Hesap edilemeyebilir. Fakat bir kere hesap yapılınca dondurulmuş ve arkasında yeni duruma uygun bir hesap geliştirilmemiştir.

Gündelik hayattaki yaşamımıza bakınca, mevcut durum bende bu fıkradakinden daha farklı bir şeyi çağrıştırmadı. Özellikle din alanındaki tartışma ve atışmalara baktığımızda, insanın her seferinde temel amaç nedir diye sorası geliyor. Gerek sosyal medyada yapılan tartışmalar ve gerekse dini fetvalara baktığımda aynı problemin sürekli tezahür ettiğini gözlemlemekteyiz. Şimdi bunları ana çerçevelerine bir bakalım.

Öncelikle din adına söylenen fetva ve çözümlerin, içinde yaşadığımız kültürel anlayışın bir ürünü olup olmadığını iyi denetlemek lazımdır. Hepimiz bir kültürün içinde büyüdük. Aslı itibarıyla mezhep anlayışımıza kadar her şeyi bu kültürün içinde hazır bulduk. Dolayısıyla din adına sahip olunan düşüncelerin, kitabın kendisiymiş gibi davranma lüksünü hiç kimse kendisinde bulmamalı. Bu açıdan farklı görüşten olan her insanın, düşüncelerini ciddiyetle tartışmak gerekmektedir.

İkinci önemli nokta; geçmişte ortaya konmuş tüm fetva ve ictihadlar, büyük oranda kendi dönemlerinin sorunlarını ve anlayışlarını da içinde yansıtmaktadırlar. Bunların elbette kendi dönemlerinde gördüğü işlevler söz konusudur ve önemlidir. Ama geçmişteki anlayışlar değiştikçe, problem alanları değiştikçe, geçmişe şartlanarak ve hatta geçmişi amaç haline getirerek din adına konuşmak ve fetvalar üretmek ne kadar doğru olacaktır. herkes kendi öğrendiği kültürel iklim ve anlayış dairesindeki “din”i mutlaklaştırırsa, yeni durumları tartışmaya bile yanaşmayacaktır. Nitekim pratikte olan biten de bundan ibarettir.

Fıkıh alanında geçmişte Şatıbi’nin belirginleştirdiği “mekasıd” kavramının, hakikaten bugün yeni tartışmalarla birlikte yeni açılımlar doğuracağını bekleyebiliriz. Ama bunun için epey bir “cehd” gerekecek.

Biz öncelikle dinin temel hedefi nedir? gerçekleştirmek istediği gaye nedir? Bunları sorarak cevaplar üretmemiz gerekmektedir. Söz gelimi; adalet dinin hedeflerinden birisi ise, adaleti bugün nasıl gerçekleştireceğimiz üzerinde kafa yormak gerekmektedir. Geçmişte “adalet” adına yapılan uygulamalar, kendi zamanlarında adaleti gerçekleştirmek üzere yapılan güncellemelerdi. Bu konuda önümüzde cesaretli adımlarıyla en iyi örnek Hz. Ömer’(RA)di.

İçinde yaşadığımız zamanda Hz. Ömer yaşasaydı, tabii ki bu dönemin adaletini gerçekleştirmek üzere hareket edecekti.

Demem o ki, bugün sürekli Pazar yerine dalınmaktadır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner624