Rivayet olunduğuna göre 'Bu sene Armutlar nasıl olacak?' diye ayıya sormuşlar.

- 'Çok bol, tatlı ve sulu olacak' diye cevaplamış kendinden emin şekilde...

Kendinden emin tavır ve net cevabın hemen akabinde;

- 'Çok bol, tatlı ve sulu olacağını nereden, nasıl biliyorsun, niye öyle olacaklar?' şeklinde merakla tekrar sormuşlar!

- 'Nereden bileceğim’ demiş ‘Çünkü canım öyle istiyor.'

Teşbihte hata olmasın da bu hikâyedeki vaziyet biraz bizim ahvale benziyor. Her yaşadığımız gelişme de maalesef bu ahvalimizin keyfe keder niteliğini görünür kılıp yüzümüze çarpıyor. Sanırım biz ülke olarak tecrübe biriktiremiyoruz. Toplum olarak yaşadıklarımızdan ders çıkaramıyoruz. O yüzden yaşadıklarımızı bir daha yaşıyoruz, başımıza gelenler bir daha geliyor. Bir hafızadan yoksun olduğumuz için neyin niçin muhafızlığını da yapacağımızı kestiremiyoruz. Sorunlarımız yapısal bir çözüme kavuşmaz. Anlık, konjonktürel gelişmeler, duygusal tepkiler, istekler ve arzular üzerinden gerçekliğin değişeceğini uman yeni yetme bir toplum-devlet gibi hareket ediyoruz. İşlerimizin makuliyetten, neden-sonuç ilişkilerinden bağımsız şekilde yürüyor oluşunu dert edinmiyoruz. Bırakın dert edinmeyi bunu olağan karşılıyoruz, bunda bir tuhaflık görmüyoruz. Sonra işler sarpa sarınca sorunu çözüm sistematiğimizde, meseleyi ele alış şeklimizde, yaklaşım ve felsefemizde görmek yerine herkesin muzdarip olduğu hususları ileri sürerek yeni bir çözümü kurtarıcı diye uygulamaya sokuyoruz. Üstelik bunu bir kısır döngü gibi, mahkûmu olduğumuz bir doğa kanunu gibi işletiyoruz. Yukarıda bahsettiğim tecrübe biriktirememe ve dolayısıyla gerçek anlamda bir hafızadan yoksun olma hali nedeniyle ‘benim oğlum bina okur, döner döner bir daha okur’ şeklinde aynı şeyleri tekrar edip duruyoruz. Bu anlamıyla bizimkisi yaşadıklarından ders alma değil yaşadıklarına esir düşmedir.

Bu köşede sık sık tekrarladığım hususu tekrar etmek mecburiyetindeyim. Sorumluluk kaçkınlığı kurtuluşumuz değil, felaketimiz olur. ‘Çünkü canım öyle istiyor’ şeklindeki kerameti kendinden menkul bir anlayışın peşine takılıp 'çok bol, tatlı ve sulu' armut hayal edenleri gerçeğin çölünden başka bir şey karşılamayacak. Aç darının kendisini darı ambarında hissetmesi gibi gerçeklik yitimine razı gelerek varacağımız yer kolektif bir yabancılaşma olabilir ancak. İşte bunun son örneklerinden birisi de geçen hafta yapılan Liselere Geçiş Sınavıdır. Bu sınav ve sınav sistemi üzerinden devlet ve millet olarak gösterdiğimiz performans ibretliktir. ‘Armutlar niye çok bol, tatlı ve sulu olacaklar?’ sorusuna verilen ‘canım öyle istiyor’ cevabı ile; ‘yeni sınavda nasıl herkes istediği okula yerleşecek, sınav kaygısı nasıl olmayacak, ezbercilik nasıl bitecek, en yakındaki okula nasıl yerleşilecek, servisler nasıl kalkacak?’ sorularına verilen ‘Yeni Liselere Geçiş Sistemi ile’ cevabı arasında usul ve esas açısından hiçbir fark yoktur. Ancak toplum olarak bizim açımızdan meseleyi daha vahim kılan husus siyasetin ve bürokrasinin ‘canım öyle istiyor’ şeklindeki cevabından ziyade bu cevabı tasdikleyen hatta taltifleyen halimizdir. Hatırlanacağı üzere ansızın gündemimize giriveren yanlışa göz göre göre, adeta bile isteye ‘canımız böyle istiyor’ edasında kendimizi kaptırdık. Küçük bir kartopunun yuvarlanarak devasa bir hal alması gibi Cumhurbaşkanının müdahalesiyle başlayan sürece bürokrasi, STK’lar hatta toplum ayartılmış bir vaziyette çanak tuttu. Esmeye başlayan rüzgâr elbirliğiyle fırtınaya dönüştürüldü. Sorun, sorunun tarifi, getirilen çözüm, çözüm şekli ile bir bütün halinde izaha muhtaç iken süreç sorunun abartılmasına, çözüm de ‘dile benden ne dilersen’e kaydırıldı. Derken armutları göreceğimiz günlere eriştik. Çok bol, tatlı ve sulu olup olmadığını göreceğiz. Vaatlerimizle, ağzımızdan çıkan sözle sınanacağımız günlere geldik. Hafta sonu sınavı yaptık ve şimdi herkesin istediği okula gidip gidemeyeceğini, stresin bitip bitmediğini, ezberciliğin aşılıp aşılmadığını, en yakın okula kayıt yapıp yapamayacağımızı görmeye geldi sıra. O gün vaat edilen ve çoğumuzun bırakın inanmayı can havliyle güzellemesini yaptığımız sistemin performansı önümüzde.

Bakıyorum, o gün ‘maşallah, ne güzel, niye daha önce bunu düşünememiştik’ şeklinde yanlışa yol verenler bugün durumdan şikâyet edip sistemin kötülüğünü dile getiriyorlar. FETÖ’nün ne kadar kötü olduğunu anlamak için FETÖ’nün darbe yapmasını beklemeye benziyor. Hayat nihai sözünü söyleyecek biz ona şerh düşmeye çalışacağız. Nasıl bir öngörüsüzlük! Geldiğimiz noktada fırtınayı yeni yeni sezmeye başlayan dünün şakşakçıları bugün rota değiştirip sisteme küfrediyorlar. El insaf! Bu ahvaldeki sendikaların, STK’ların Allah aşkına ‘benim canım öyle istiyor’ diyen sorumsuzluktan bir farkı var mı? Toplumun kendisini hedef alan yanlış bir uygulama karşısında zerre miktar direnç oluşturmayan bir bürokrasiden bu memlekete bir hayır gelir mi? Söz konusu yanlışı sezme, anlama melekeleri dumura uğramış bir eğitim kamuoyunun kendine ne hayrı var ki memlekete olsun?

Mesele burada TEOG-LYS meselesi değil. Mesele lakayıtlık, sorumsuzluk. Mesele işimizle kurduğumuz ilişkinin evlere şenlik hali. Bu tarz bir muhakeme, bu tarz bir konumlanış şımarık çocukların vaziyetini andırıyor. Sorumluluk kaçkınlığı şeklinde tanımlaya geldiğim bu vaziyetin ayırdına toplum olarak kendimiz varabilirsek bir şansımız olabilir. Aksi takdirde LGS üzerinden yaşadıklarımızı başka şeyler üzerinden yaşamaya devam edeceğiz. Hayatın sürprizlerle değil yapıp ettiklerimizle, yapıp etmediklerimizle şekillendiğine bir türlü inanmak istemiyoruz. Yaptığımız sıradan şeylerin sıra dışı sonuçları olsun istiyoruz. Hayali bir hayat peşindeyiz. O yüzden gözlerimizi her açtığımızda kendimizi sevimsiz gerçeğin çölünde buluyoruz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.