İyi ki Tevfik Fikret bir aşiyan ismi bize miras bırakmıştı. Yoksa bu şiir tadında kelimeyi hatırlamayacaktık diyordu Sabri Hoca. Gerçi Tevfik Fikret’ten âşiyân adına şiir değil boğaz sırtlarında bir ev kalmıştı. Sahi aşiyan da neydi? Kuş yuvası, kuşların yuvası. Fikret de  mütevaziliğin bir sonucu olsa gerek kendi evine kuşların evi anlamında aşiyan ismi vermişti! Şair her ne kadar evine aşiyan dese de Osmanlı mülkünde aşiyansız hane, kümesi olmayan ev düşünülmezdi.

Sabri Hoca’nın ağzından “Şimdiki zamanlarda beton duvarlar arasında ne bir çiçek açar ne de bir bahar. Küçük ve renksiz odalarda büyüyor çocuklarımız. Kişiliksiz ve çelimsiz sokaklarda dolaşıyor adımlarımız… ” Diye başlayan cümleler dökülmüştü. Bu cümlelerin sahibi Sabri Hoca elini kafasına götürdüğünde saçlarının da döküldüğünü yeni fark etmişti. Yılların yorgunluğuna dayanamayan saçları ve az da kalsa beyazları…

Yine de yeryüzü ve gökyüzü sahibi zengindir diyordu Sabri Hoca. O kadar tüketmemize, o kadar harcamamıza rağmen veriyordu bize dünyanın bütün zenginliklerini. Yeter ki namert kokmasın duygularımız, nankör olmasın gözlerimiz. Bir varmış bir yokmuş diyenlerin sayısı azaldıysa da Sabri Hoca gibileri ayakta kaldığı sürece kutsal sözün bekçileri var olacaktı.

Sabri Hoca’yı bir aşiyan merakı sarıp gitmişti. Tevfik Fikret’i mi kıskanıyordu acaba. Biraz da öyleydi. Yıllar önce kıymetli bir şair dostu Nurettin Durman da itiraf etmemiş miydi? Beylerbeyinde otururken çınar ağacının altında, ondan şöyle bir sitem dinlemişti. “İstanbul beni sevseydi bir yalısını hediye ederdi. Oysa ben İstanbul’u çok seviyorum”

Sabri Hoca, Tevfik Fikret’ten uzakta, aşiyandan uzakta ve Beylerbeyinden uzakta bir işler çeviriyor şimdilerde. Mademki Nurettin Durman’a vermedi bir yalısını İstanbul, bana hiç vermez diyordu. Ben de modernizmin çarkları arasında doğunun yedinci oğlu gibi olmak istemiyorum. Orada açılan derin çukurlara düşmek istemiyorum diyordu. Payitahttan uzak, gözlerden uzak eski bir şehirde oturduğu apartmanın bahçesinde kendisi gibi meraklı bir komşu da bularak bir aşiyan inşa etmek istiyordu. Yalnız bu aşiyanı Tevfik Fikret gibi mütevazı değil! Çocuklarının sevmesi için aldıkları civciv ve muhabbet kuşlarına yuva yapacaktı.

Hoca bu meraklı komşusuyla beraber hem bir aşiyan hem de bir kümes yapmak için iki haftadır hummalı bir araştırma yapmaktaydı. İnternet marifetiyle kümes ve aşiyanların fiyatını araştırmış. Fakat fahiş fiyatlarla karşılaşmıştı. Bundan dolayı ne aşiyan ne de kümes alabilmişti. Müşterisi az olan malları piyasada bulmak da mesele. Az olunca da değeri yükseliyor haliyle. Bakıyor piyasada marangoz da kalmamıştı. Her yer mobilya ve mobilya tamirhanesi. Tahta istiyor, tahta da yok eskisi gibi. Sabri Hocayı bir sıkıntı basıyor. Bahçede briket ve tuğlalarla bir şeyler yapma düşüncesine kapılsa da Fuzuli’nin meşhur bir şiiri hatırına gelir ve estetik bir şey yapamam diyerek vazgeçiyordu bu projesinden.

Neydi Sabri Hocayı etkileyen şiir:

“Âşiyân-ı murg-ı dil zülf-i perişanumdadır

Kande olsam ey perî gönlüm senin yanundadır.”

Bu binaları inşa edenlerde hiç yok mu bir hayvan sevgisi. Kuşları bahçelerimize ne zaman çağıracağız diyordu Sabri Hoca. O her ne kadar Tevfik Fikret’i kıskansa da, şair, aşiyanı sadece kendisi için inşa etmemişti. Aşiyan, onun yaşam alanı olduğu kadar uçsuz bucaksız bahçesiyle bütün kuşlara da aşiyan olmuştu. Sessiz Boğaziçi ve hisar da cabası..

Şimdilik Sabri Hoca ve siz, vaktin sahibine emanet olunuz…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner623

banner624