İlk baskısı 1992 yılında yapılan Babam Cemil Meriç kitabının genişletilmiş yeni baskısı, İnsan Yayınlarından basılarak raflarda yerini alıyor. 2013 yılında başlayan Babam Cemil Meriç kitabının yeniden yazılma süreci başlı başına dikkate değer bir düşünce serüvenidir. Defalarca, belki 15, belki 20 kez kitabın bütün çıktısı alınarak noktadan kelimelere, kelimelerden cümlelere, cümlelerden paragraflara, paragraflardan kitaba metin içinde yapılan yolculuk oldukça çetin geçmiştir.

Babam Cemil Meriç kitabını, 2016 yılında, Cemil Meriç’in doğumunun 100. yılına yetiştirmek istese de Ümit Meriç, kitabın doğal oluşum süreci buna engel olmuştur. Her bir taşının oturması beklenen Süleymaniye Camii’nin temeli gibi, kitabın da kelimeleri, cümleleri, paragrafları, bölümleri, ifadeleri, yorumları ve saptamaları oturmalı, sıkı bir örgü içerisinde mümkün olduğunca hakikate yaklaşmalıydı. Hayaller de sürekli gözden geçirilmeli, her bir sahne yeniden ve yinelenerek iç projektörle gönül ve ruh duvarında sahnelenmeli ve bir babanın, bir ailenin, bir ülkenin, bir dünyanın ve bir dönemin tarihi, yanlışsız ve mümkün olduğunca eksiksiz, o sahneleri izleyen kızının ve entelektüel bir kişinin kaleminden doğru bir şekilde kağıda dökülmeliydi.

Yayınevinin Ümit hocayı motive etmeye çalışması beyhudeydi. Hocanın elinden gelen bir şey yoktu. Kitabın kendi oluşum zamanlaması vardı ve bu oluşuma dışarıdan müdahale olanaksızdı. Bunu fark ettiğimde, artık hocaya “Kitap çalışması nasıl gidiyor” diye sormayı bırakmıştım. Biliyordum ki, hoca doldukça kelimeler kağıtlara akacak, aktıkça daha güzel cümleler, paragraflar ve sayfalar oluşacaktı. Hoca, bazı bölümleri, paragrafları, cümleleri tamamen siliyor, aynı olayları yeni kelimelerle yeniden yazıyordu. Beğenmiyor, saatlerce uğraştığı bir kısmı siliyor, yeni bir kağıt alıyor ve baştan yazıyordu. Gecesi gündüzüne karışıyor, zaman zaman aylar süren aralar vermesine rağmen, kitabın içinde gezinmekten kendini alamıyor, gündelik zamanının bir yerinde durup “O kısmı nasıl yazmıştım, nasıl yazsam daha iyi olur, nasıl yazmalıydım” sorularıyla kendi içinde cedelleşip duruyordu.

Günler, aylar boyu yapılan editörlü-editörsüz çalışmalar, defalarca yapılan cümle düzeltmeleri, değiştirmeleri, genişletmeleri, sadece bir kelime üzerinde bile yapılan uzun tefekkürler, hem geçmişi hem gerçeği en doğru biçimde yazıya dökmenin içsel gerilimi, tarihi omuzlamanın sorumluluğu, kendi varoluş alanını belirleyen çizgilerin bağı, entelektüel dinamiklerin etkisi, Ümit Meriç’i, oldukça genişleyen bir zaman algısı ve derinliği içerisinde yayılan bir baskıyla, kitabı hazırlama sürecinde zorlamış, düşündürtmüş, meşgul etmiş, zihnini ve kalbini doldurmuştur. Böylesine yoğun bir düşünce-gönül işçiliğinin, bir öz-yaşam öyküsü inşasının tam ortasında, o fanusu sürekli rahatsız etmek haksızlık olurdu. Nitekim kitabın oluşum döngüsü, kendi içinde giderek tamamlandığında, binlerce sayfa müsvedde kağıt çoktan ya bir yerlerde depolamış, ya da geri dönüşüm kutularına gitmiş, bir o kadarı da bilgisayar dosyalarında toplanmış, isimlendirilmiş veya silinmiş, onlardan daha fazlası da birçok asistanın ve kişinin kontrolünden ve düzeltmesinden geçmiş, kitap onlarca kez okunmuş ve incelenmiş, nihayetinde ise incelmiş, rafineleşmiş, yoğunlaşmış, sağlamlaşmış ve değerlenmişti.

Beş yıllık sürece baktığımda, Ümit Meriç, adeta, içinde babasından, annesinden, ailesinden, kendinden ve yakın-uzak tüm bileşen kişilikleriyle yaşadıkları devasa ortak geçmişten genetik özelliklerini alan ve adeta çocuğunu doğuran bir annenin sancılarını yaşamıştır. Çocuk doğmuş, artık Ümit Meriç, saf ve tamamen kendisi olabileceği, olabildiği ve olmaya çalışacağı, sırada bekleyen bir düzine özgün kitap hazırlıklarının dünyasına, bir çeşit “öz” varlık kabuğuna dönebilmenin rahatlığına erişmiştir.

Biyografi-Monografi-Otobiyografi Örneği

Kitap, önemli bir biyografi-monografi (Cemil Meriç) ve otobiyografi (Ümit Meriç) örneği olarak karşımızda duruyor. Biyografi-monografi derinliğine ulaşan bir incelemeyi Cahit Tanyol çalışmamda (Dramın Aydını Cahit Tanyol, Kesit Yayınları, 2011) yapmaya çalıştım. Sonunda, kısmen de olsa Cahit Tanyol’un özel ve öznel hayatı ile düşünsel gelişimi arasındaki bitişmeleri, izdüşümleri, paylaşımları ve kesişimleri Türkiye’nin siyasi, sosyal, kültürel ve entelektüel süreçleri ile bütünleştirerek monografi özelliği öne çıkan bir biyografi-monografi bileşimi bir çalışma ortaya çıkmıştı. Bir yandan Tanyol’un hayatı akıyordu, öteki taraftan düşüncelerinin zaman-mekân izlekleri, bir taraftan ise Türkiye’deki din, milliyetçilik, Kemalizm, laiklik, Sosyalizm gibi olguların kavramsal dönüşümlerini neredeyse ay ay görebiliyor, en nihayetinde de Şerif Mardin’in kitabımı alıp dakikalarca inceledikten sonra dediği şey somutlaşıyordu: “Sen bir düşünce izleği sunmuşsun.” Evet, Cahit Tanyol kitabımda, 1920’lerden 2000’lere değin gelen Türkiye’nin düşünce hayatı üzerine bir nevi turnusol kağıdı işlevini gören düşünsel haritalandırma için şunu söyleyebiliriz: Ortalama bir Cumhuriyet aydınının düşünce serüveni-yaşamöyküsü üzerinden bir izlek. Bu izleğe göre diğer Cumhuriyet dönemi aydınlarını, entelektüellerini, fikir insanlarını, düşünürleri konumlandırmak, bunların kullandıkları kavramları ilişkilendirmek ve nihayetinde Türkiye’nin düşünce topoğrafyasını, düşünme akımlarını, kavram örüntülerini ve düşünce ilişkilenmelerini tasnif ve tasavvur etmek, anlamlandırmak ve yorumlamak, çözümlemek ve kavramak mümkündür.

İşte Cemil Meriç; kişisel yaşam öyküsü bakımından Cahit Tanyol ile önemli zıtlıklar yaşayan, ancak yaptıkları çalışmalar ekseninde sosyolojilerinin taşıdığı önem ve ilgilendiği alanlar bakımından bitişen, bunula birlikte “Gönlüm Büyük Doğu’da, aklım Yön’de” diyerek yaşadığı içsel gerilimi devlet dinamiklerini de içeren biçimde toplumundaki ve düşünce hayatındaki gerilimlerin bir yansıması olarak ortaya koyan farklı, özgün, detaycı, söylem/belagat ustası, insan yetiştirme mimarı, incelik, masumiyet ve nezaketle örülü bir düşünce insanıdır. Aynı zamanda simasından, konuşmalarından, tavırlarından ve başta aile bireyleri olmak üzere iletişim kurduğu insanlarla yaşadığı ilişkilerden anladığımız kadarıyla sert bir mizaçla, hem düşünce anlamında, hem de tavırları ile keskin olabilen, bu keskinliklerini duygusal seramoniler ile tiyatro sahneleri gibi işleyebilen, belki zaman zaman da çevresindekilere üzüntü verebilen narsist yanları olan güçlü ve yaratıcı bir kişilik. Neresinden bakarsanız bakın, bir durağı Antik düşünce dönemi olan bu toprakların binlerce yıllık düşünme-söyleme geleneğinden gelen entelektüel, düşünür ve düşünceyle meşgul tiplerine bitişen abidevi bir karakter.

Sadece babasını yazmıyor

Ümit Meriç sadece babasını yazmıyordu; iç dünyasındaki yankılardan zamansal-mekânsal bir portre çizmeye çalışırken, aynı zamanda kendi varoluş dünyasının kapakları belki sıkıca kapatılmış kimi ışıksız kalmış bölgelerini de adeta yeniden keşfe çıkıyor, biyografi-monografi yazımının müstesna, özel, özgün ve çarpıcı bir yazım örneğini, bu toprakların, bu kültürün, bu varoluş alanının, Bu Ülke’nin tasavvurunu ve tasvirini, yani Türkiye’nin varoluş düzeneklerinde ancak ortaya çıkabilecek tarihsel, kültürel, sosyal ve düşünsel anlatısını, öznel bir deneyim olarak yeniden inşa ediyordu. Böylece, ortaya çıkan metinden, dönemin yaşantısından örnekler görür, gündelik hayatların buzlu penceresinden bakar, Türkiye’nin sosyal yaşantısından sahneler izleriz.

Ümit Meriç, her zaman örnek gösterilecek farklı bir eser ortaya koydu, bunun olanaklarını güçlü biçimde tasarladı ve hayatının mahrem boyutlarını açmak pahasına entelektüel özgüven ile babası Cemil Meriç’in, kendisinin ve ailesinin yaşadıklarını çok boyutlu olarak bizlere aktardı. Bu, herkesin yapamayacağı, doğruya inanma, cesaret, sabır, eleştirileri göğüsleyebilme dayanıklılığı, kendini ve düşüncelerini tartışmaya açabilme gücü, düşüncelerinin, hatta duygularının olumsuzlanmasına karşı meydan okuyabilme kararlılığı ister.

Böylece, Cemil Meriç isminin Kut-ül Amare Zaferi sebebiyle “Muzaffer” koymayı planlayan bir babanın evladını, bu evladın evladının gözünden tanıyacak, üç kuşağın kültürünü, sosyal yaşantısını, tarihini ve yaşam öykülerini yakından görürken, öte taraftan bir kadının bir eş olarak, her şart ve koşulda, hatta katlanılmaz bir baskı olan “öteki/ikinci kadının varlığı” altında, belki de kolay açıklanamayacak bir insan metanetiyle ve içgörüsüyle, nasıl sabırla ve fedakarlıkla (hatta kendinden ödünle) eşine koşulsuz dayanak olduğunu, onun kitap alma ve okuma, öğrenme ve elbette düşünme tutkusu için kendi hayatının birçok zevkinden severek vazgeçtiğini, türlü yokluğa ve yoksunluğa sebat ettiğini de okuyacaksınız.

“Kitabınız için duygularınız ve düşünceleriniz nedir?” sorusunun cevabıyla sözü Ümit Meriç’e bırakıyorum: “Ülkeme mal olmuş bir fikir adamının, hayatına en yakından şahid olmuş evladı olarak, doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar hayat hikayesini okurlarına kazandırdığım için bahtiyarım. Bir biyografi ama aynı zamanda kısmi bir biyografi. Bu özelliği ile Hasan Ali Yücel’in ve Nurullah Ataç’ın kızlarının yazdığı baba biyografilerine benziyor. Ama o evlatların ikisi de kör bir yazarın sekreterliğini ve hayat arkadaşlığını benim gibi yaşamadılar. Bu itibarla bizim durumumuz sadece Türkiye tarihi ve dünya tarihi için de bir ilk ve sanırım bir son örnek.”

Birlikte geçirdiği 42 yılda sadece kızı değil, talebesi, okuyucusu, yazıcısı ve asistanı olduğu babasına “Sevgili Ümid”in görevi daha bitmemiştir. 102 yaşındaki babasına hâlâ hizmet etmeye, onun, eli, kolu, gözü, asistanı, sırdaşı, dostu, yoldaşı olmaya devam etmektedir. Babasının sonlanmayacak manevi kucaklayışını Ümit Meriç, nüktedan bir ifadeyle şöyle dile getirir: “14 aylıkken de babamın kucağındaydım, 72 yaşına geldim, hâlâ kucağından inmedim!”

Not: 18 Şubat 2018 Pazar günü, yarın, Saat 14’te, Üsküdar Kitap Fuarı’nda (Bağlarbaşı Kültür Merkezi) kitabın imza günü vardır.

YARIN:

Bitmeyen Yaşam Arkeolojisi

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.