Rahmetli İdris Küçükömer, “Düzenin Yabancılaşması” isimli kitabında Türkiye’de “sol” ve “sağ” kavramlarının oturmuş tanımlamalarına itiraz eder. “Sol”un tanımlandığı ve sanıldığı gibi “ilerici” olmadığını, “sağ”ın da gerici bir düşünce sistemi olmadığını söyler.

Merhum Küçükömer, ta 1960’larda yani “sol”un egemen olduğu günlerde bu kavramın faşistik yapısını ifşa eder ve Sol’un muhafazakâr-gerici, Sağ’ın ise devrimci-ilerici bir düşünce olduğunu ifşa eder.

Bu tanımlama, merhum hocanın aforoz edilmesi için yeterli sebeptir. Türkiye’nin basın, medya, kültür ve yazı dünyasına egemen olan faşist sol, rahmetli hocanın sesini soluğunu keser. Dergilerde dahi yazmasına fırsat vermezler. Kelimenin tam anlamı ile canlı canlı toprağa gömerler.

Hoca, kederinden kanser hastalığına düçar olur. Ve kimse sahip çıkmaz. İdris Küçükömer’e bu dar gününde kim sahip çıkıyor biliyor musunuz? Cennetmekan Turgut Özal. Özal, Hoca’nın yurtdışında tedavi edilmesi için bütün imkanları hazırlar. Pasaport işlemleri devam ederken emanetini teslim ederek Alem-i Berzah’a irtihal eder.

Halbuki İdris Küçükömer, solcu, hatta sosyalist bir bilim adamıdır. Sosyalizmin teorisini yutmuş ve pratiğini çok iyi gözlemleyen biridir. Sosyalizm kavramını en iyi yorumlayanlarından başında gelir.

Rahmetli Küçükömer bugün yaşasaydı, “Türkiye’de solun emperyalizmin ülkemizdeki koç başı, işbirlikçisi, yerli askeri olduğunu” söyleyeceği kuşkusuzdu. Türk solu, hep Batı ve egemen güçlerle iş birliği içerisinde oldu. Batı çıkarlarının ülkemizdeki koruyucusu oldu hep.

Ahmet Kekeç’in enfes tanımlamasıyla Sol, “Batı’nın Türkiye’deki acentasıdır.”

Türk solu, ısrarla, barış, tam bağımsızlık, yerellik kavramlarını kullanır ama günümüzün en vahşi savaşçı ülkesi olan ABD’nin bayrağını sallamaktan imtina etmez.

Suriye’nin kuzeyine PKK çetelerinin arasına katılan Türk solunun tamamının ABD bayrağını sallayıp gölgesine sığınması, bunun en büyük delillerinden biridir. Türk solunun silahlı kanadı Amerikan bayrağının gölgesine sığınırken, legaldeki uzantıları geri durur mu?

Geçtiğimiz günlerde, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara’daki gelmiş geçmiş en büyük terbiyesiz, hadsiz ve ahlaksız seferinin İstanbul’da sofrasına konanların neredeyse tamamının “solcu” olması bir tesadüf değildir.

ABD’nin terbiyesiz sefiri, Türkiye medyasına ayar vermeye çalıştığı sırada bu “solak gazeteciler” büyük bir keyifle onun salyalarını kendi köşelerinde yayımladılar. Gazetecilik mesleğinin bir sefir hele hele terbiyesiz ve ahlaksız bir sefir tarafından tanımlanıp çerçevelenemeyeceğini söyleyemediler. Söyleyemezler, çünkü karşılarındaki sefil, bizzat efendileri idi.

Geçtiğimiz aylarda Türkiye, Almanya ve özellikle Hollanda ile savaşın eşiğine gelmişti. Hele Hollanda siyasetinin ahlaksız ve alçak bir şekilde Türk bakanı rehin alma girişimi bardağı taşıran son damla olmuştu. O günlerde ne Alman ne de Hollanda sefirinin “sefaret makamı”na yakışmayan bir kelime veya davranışa tanık olduk. Çünkü her iki devlet her ne kadar bugünkü zıpçıktı ve Nazist siyasilerin egemenliği altında olsa da tarihsel bir gustoları, medeniyete dair birkaç kelamları var. ABD gibi her an çökebilecek köksüz ve temelsiz değiller.

ABD Büyükelçisi Bay Bass’in etrafına topladığı “Çomarları” aracılığı ile Türkiye’nin namuslu ve ahlaklı medyasına çemkirirken, çomarlarının da çomarlığını övüyordu.

Sefil sefir Bay Bass’in emperyalizmin ülkemizdeki acentası olan solak gazeteciler üzerinden özgür medya ve gazetecilere karşı salyalarını akıtması gayet tabii. Acı olanı, özgür basın içerisinde kendine yer edinmiş “kaşarlaşmış fifi”lerin de çemkirmesi.

Bass’ın sofrasında kemik bulamadığı halde “hani bana hani bana” diye özgür basına çemkiren bu zavallı, başına bir metre bez sererek içindeki sefil kadını gizlediğini sanıyor. Halbuki sefirindeki sefilliği ABD gibi büyük bir imparatorluk örtemediğini görse, başına serdiği bir metrelik ucuz bezin içindeki sefil kadını hiçbir şekilde gizleyemeyeceğini de anlayacak. Ne var ki, ruhunu Batıya, Batılılara kiraya vermiş bu sefil ve onun gibiler bunu anlayabilecek çaptan çok ama çok uzakta.

Şimdi diyebilirler ki, Milli Medya’dan da bir iki kişi çağırıldı sonra davetiyeleri iptal edildi. Onlar da çomar mı? Tabi ki hayır. Milli Medya Çomar olsaydı davetiyeleri iptal edilmezdi. ABD sefiri, Milli Medya’dan Sabah gazetesinin davetini iptal etmekle aslında “Özgür basın” ile “Çomar Basın” ayırımını çok net yapmıştır

ABD’nin sefil sefiri Bass, 70 yıllık müttefik olan iki ülkenin ilişkilerini en kötü hale getiren isimlerin başında geliyor. Onun bu sefilliğini tabi ki ABD ve halkına mal etmemek lazım. Bass ve onun gibiler, Obama’nın kendi ülkesine bıraktığı cüruftan başka bir şey değildir. Her ne kadar tarihsel bir birikimi olmasa da ABD, bütün dünyada var olma gayretinin verdiği bir diplomatik olgunluk birikimine sahip. Ve umarım Türkiye’ye tayin edeceği yeni sefiri bir “devlet adamı” olur. Bass gibi bir sefil olmaz.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.