Ahmet Sever’in Abdullah Gül ile 12 Yıl ve İçimde Kalmasın Başlıklı Kitaplarının İncelemesi (3)

Kitaplarda görülen en can alıcı nokta Türkiye’ye, sadece ve sadece “Batı gözlüğü ile bakmak”tır. Yazar, Türkiye’yi, Batı’nın, Avrupa’nın yaklaşımı ile, yani Batı merkezli küresel sistem zihniyeti, politikaları ve uygulamaları açısından, bununla sınırlı tek bir pencereden değerlendiriyor. Türkiye’nin 1000 yıllık tarihi ve toplumsal değerlerine dayalı bir geçmiş ve gelecek tasavvuru, yaklaşımlarında karşılık bulmuyor.

Örneğin, ABD’nin, İran ile Türkiye’nin yaptığı ticarete darbe vurmak istediğini hiç dikkate almayan yaklaşım, Batıcı bir merkezden dünyayı yorumlayan bakışın ürünüdür. Aynı şekilde “Gazeteciler, sadece gazetecilik mesleğinden dolayı hapiste” demek, Batı’nın ve Batı’nın operasyon kurumlarının taraflı değerlendirmelerini (s. 68-69) esas alan yaklaşımın göstergesidir. Türkiye hakkında ekonomik, sosyal, insan hakları ve siyasi değerlendirmeler yapan Batı merkezli kurumların -tıpkı ekonomik kurumlarında somut biçimde görüldüğü gibi- değerlendirmelerinin objektifliği ve gerçekliği tartışmalıdır.

Dolayısıyla, bu bakış açısıyla yazara göre Türkiye “raydan çıkmış durumda”dır! (s. 130). Hangi raydan? AB’nin her dediğini yapan, Batı’nın istediği gibi kontrol ettiği, her dediğini yaptırdığı, kimliğini ve kişiliğini koruma çabası olmayan bir raydan! Dolayısıyla Türkiye artık “korkunç” bir yerdedir!!! (s. 15)

AB’nin her dediğini yapınca iyi olacakmış gibi bir hava var. Oysa bunun böyle olmadığını Osmanlı-Türkiye tarihinin detaylarına baktığımızda çok iyi görebiliyoruz. Aynı şekilde yazarın STK’lar eliyle Türkiye’ye yönelik yürütülen küresel müdahaleleri organize eden isimleri desteklemesi de bu Batıcı düşünce bağlamında ve bu koşullarda normaldir. Çünkü Batı’nın her müdahalesini olumlu gören, bu müdahaleleri benimseyen ve bunların tek amacının Türkiye’nin çıkarı olduğunu düşünen “iğfal edilmiş” bir zihniyet, elbette yapılan hiçbir dış müdahalede yanlış bulmaz, aksine bunları savunur, benimser ve destekçisi olarak hareket eder. Bunu, kendi ülkesine yabancılaşan ve Batılılaşmış bir yaklaşım için normal görmek gerekir.

Bu bağlamda kitaplarda öne çıkan özellik kendi toplumundan değil, Batı toplumundan ve siyasasından bakıp kendi toplumunu eleştirmek hastalığıdır.

Yazar, Gül’ün AB’ci, yumuşak Batıcı “imajını” çok önemsiyor, ama ülkenin 1000 yıllık kimliğine dayalı imajını hiç umursamıyor. Bir öz-benliğini reddetme durumu var. Mesela yazar, Türkiye’nin imajının “2014 İnternet Yasası” ile sarsıldığını düşünüyor. Sanki bunun öncesinde Batı’nın, AB’nın tavrı farklıymış gibi!

Türkiye’nin varolma mücadelesinde imajının önemi yoktur

“Türkiye’nin imajı”, ülkenin varoluş mücadelesi yanında hiç önemli değildir. İmajınız olabilir, ama zayıf, yönetilen ve kontrol edilen bir ülke olabilirsiniz; imajınız kötü olur ama kendi yolunu kendisi çizebilen bir ülke olabilirsiniz. Türkiye’nin bugün verdiği mücadelenin bu özelliği öne çıkmaktadır. Bir nevi İstiklâl ve İstikbal Mücadelesi farklı derecelerde, katmanlarda ve boyutlarda devam etmektedir.

Aynı şekilde “Türkiye çöküyor” (s. 186) denildiğinde de durup düşünmek lazım. 15 Temmuz Darbe Girişimi galiba bu ülke çökmesin diye yapıldı! FETÖ de ülke çökmesin diye kurulmuş bir terör örgütü! Ancak işin doğrusu başka. Kimliğinden ve değerlerinden kopmamış bir toplum ve siyaset, bazıları için gerçekten çökme sürecidir.

Batı gözüyle Türkiye asla anlaşılamaz

Kişisel kanaatim odur ki, “Türkiye’ye Batı’nın gözüyle bakmak nasıl olur” diye merak edenler için ele aldığımız bu kitaplar çok şey anlatır. Oysa her şey nettir: Batı gözüyle Türkiye asla anlaşılamaz.

Avrupa Birliği (AB) bir melek kadar masumdur!

AB’den uzaklaşmanın tek sebebi iktidar! AB’nin hiç suçu yok, bu süreçte tek bir yanlışı bile yok! Erdoğan AB sürecini engellemiştir! Oysa yazar “AB, Türkiye’ye kapılarını açmalı” diye yazan Edgar Morin, Alain Torurine var diyor. Belki bu yazıları da Erdoğan yazdırmıştır!

Öte taraftan AB müktesebatına aykırı olan Türkiye’deki idam taleplerinin sebebini görmemek veya Müslüman bir ülke olarak evlilik ve aile ilişkisini düzenleyen “zina yasasını” Batı zihniyeti ile yorumlamak, Batı’yı kendi varlığı için temel alan bir zihniyet için, yani Batıcı zihniyet için çok normal bir tavırdır.

Suriye politikası

Suriye politikasının da tek sorumlusu Erdoğan! Oradaki küresel müdahalelerin hiç etkisi yok! Varsa yoksa Erdoğan! Erdoğan liderliğindeki Türkiye dış politikasında suçu tamamen iktidara atmak, küresel sistemi ve koşulları dikkate almamak ve Ortadoğu’ya müdahale eden küresel egemenleri görmemek, ancak bu sistemin temsilcisi bir zihniyet tarafından kolayca söylenebilir. Elbette dış politikada hatalar her zaman bulunabilir, ama tek taraflı bakarak da doğru bir eleştiri getiremezsiniz. Bu yaklaşım, yazarın ana anlayışı olmuş durumda. Bu da maalesef, çok daha anlamlı, değerli ve nitelikli yapılabilecek eleştiri düzeyini niteliksiz hale dönüştürüyor.

Avrupa’daki Türklerin Erdoğan sevgisini anlayamamak

Türklerin yaşadıkları ülkelerde milliyetleri ve dinleri sebebiyle nasıl aşağılandığını bilmiyormuş gibi davranan bir zihniyet, AB ülkelerine karşı sesini yükselten, oradaki Türklerin kimliklerine ve değerlerine sahip çıkan Erdoğan’ın neden Avrupa’daki Türkler tarafından desteklendiğini de anlayamaz, kavrayamaz ve bu durumu çelişki sanır. Yazar da bu sevgiyi anlayamayanlardandır. Batı’yı “beyaz Türk” olarak içselleştirmiş bir zihniyetin bunu anlamasını beklemek, herhalde mümkün olmasa gerektir. Bu durum sadece yazarın sorunu değil. Türkiye’de yaşayıp sadece Batı kafasıyla donanmış her zihin, böyle bir yoruma kendini kolayca inandırır.

Batı, bizi ancak 2. sınıf ülke olarak görmek ister

Avrupa standartlarında (Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ve AK Parti temsilcilerini konuşturmayan ama meydanlarını terör örgütlerine açan) bir demokrasiye, (göçmen botlarını batıran, Avrupa dışından gelenleri aşağılayan, ötekileştiren, camileri kapatan ve yıkan, kimliğini ortaya koyanlara nefretle bakan) bir insan hakları anlayışına, (kapitalist mantıkla herkesi sömüren ve tüketim kültürüne mahkûm eden, kendisine sığınanlara çadırkent bile kurmayan, insan ve organ ticareti, fuhuş gibi alanlarda göçmenleri harcayan) bir sosyal adalete ve refaha sahip olmak için uğraşmaya gerek yok! Bunları zaten her dediğini yapan ülkelere kolayca ihraç eden bir AB var karşımızda. Dolayısıyla ikinci, üçüncü sınıf insan tipinin ülkesi olarak seni kabul edecek bir AB’ye girmemek, vatansever, millî ve yerli bir zihniyet için daha mantıklıdır. Ama bu zihniyette olmadığınızda, Türkiye’ye, Türklere ve Müslümanlara yapılan her türlü aşağılık, rezil, insanlık dışı, insan haklarına, demokrasiye ve sosyal adalete aykırı politikayı görmezlikten gelir, kendi insanınıza ve toplumunuza yabancılaşırsınız. Hatta, bunu bir adım ötesi olan millî ve yerli olan her şeyden nefret etmeye başlarsınız.

Batı’nın dili: Sahibinin sesi

Şöyle bir soru geliyor akla: Batıcı zihniyetin kendi toplumuyla ilişkisi ve bağlantısı ne durumdadır? Ne bekliyorlar? Bu toplumdan; dinsiz, değersiz ve kimliksiz olması, 1000 yıllık Anadolu tarihini reddetmesi, geçmişinden nefret etmesi, atalarına hakaret etmesi ve köklerini unutması mı isteniyor? Varlığını savunduğu değerleri dünyadaki herkes için istemeyen, Türkiye’nin 1000 yıllık kimliğini reddeden ve Türkleri-Müslümanları Anadolu’dan sürmek isteyen düşünceyi temsil etmekle ne yapılmak isteniyor? Bölünmeyi savunan silahlı Kürt hareketine destek veren, planlı ekonomik küresel saldırıları yapan ve onaylayan ve toplamda iç-dış şemsiye terör örgütü FETÖ saldırılarını doğrudan ve dolaylı olarak yönlendiren Batı’nın uygulamalarının ve oluşturmak istediği koşulların iktidar üzerindeki baskısı hususunda hiç kaygılı olmayan, yani Türkiye’ye Türkiye’den bakan yaklaşımları benimsemeyen ve nihai noktada Avrupalıların yaklaşımlarını kendilerine esas alanlar, bu ülkeye fayda veremez.

Örneğin, 68’in hızlı solcu eylemcilerinden Kızıl Dany’nin 15 Temmuz sonrasının zorlu koşullarını dikkate almadan yaptığı eleştirileri temel almak veya Türkiye’nin neden Rusya ile ittifak yaptığını anlamıyor numarasına yatan Batılı sözcülerin sözleriyle Türkiye’yi eleştirmek, gerçekten garip, komik, iğfal edilmiş ve sömürgeleşmiş bir zihnin yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

Kitapların doğası: Polemik ve dedikodu

Aktarılan durumların, olayların ve süreçlerin içinde olmayan bir kişi için kitapların doğası polemik, dedikodu, itibar suikastı gibi özelliklerle somutlaşmaktadır. Bunların toplamında anlatılanlar giderek en özel durumları açıklamaya, devletin işleyişine dair incelikleri ve mahrem uygulamaları ortaya koymaya yönelen ve devlet yönetimindeki herkesin olumlu imajının yok edilmesini hedefleyen bir tavırla eşdeğer hale geliyor. Böylece anlatılanlarda nesnel ve dönüştürücü bir eleştiri değil, sübjektif ve yıkıcı bir saldırı hâkim oluyor.

YARIN: Çevresini dahi yönetemeyen diktatör!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner623

banner624