Sabah kısa bir şaşkınlık yaşayacağız. Sular seller içeceğiz. Bir neşe bir neşe! Seslerimiz yükselecek. Gürültü yine her yanımıza sinecek. Tepemize binecek.

Çok geçmeyecek. Hatırladığımız her şeyi unutacağız…

Çok korkuyorum: bayram gelecek! Bu kadar ileri geçen biz, gerisin geriye gideceğiz.

Bayram gelecek. Ruhumuzun seyranı bitecek diye ödüm kopuyor. Ha ağzımıza vurulan bu kutsal kilit açılacak ve çay içeceğiz diye için için seviniyorum. Yalan değil. Hani öyle takva gösteri merkezlerinde “Nasıl hızla geçiverdi!” deyip deyip birbirine hüzün satan bir durum arz etmiyorum. Bu gösterilere, rondlara hususi dini kostümler içinde katılamadığım için zaman zaman aidiyet konusunda şüphelendiğim de oluyor, fakat aldırmıyorum.

Birazdan bayram olacak. Yaşımız kaç olursa olsun “cicilerimizi giyinip” endam edeceğiz. Sonra? Yine aynı tek düzelik biteviye resmigeçit törenine başlayacak. Kafamızda bilindik hayat gürültülerinden kontrolsüz bir orkestra ve takımsız bando.

Oruçken düşünebildiğimiz ve hayatımız olmaya ramak kala olan derinlikler uçuverecek elimizden avcumuzdan. Bir şeyleri yakaladık derken yine kaçıp saklanacağız bizi doğuran o ebeden… Hakk bizi bir amaç üzere dünyaya getirdi. Amaçta anaçlık var!

Hakikat bizi bir anlam üzere doğurttu hâlbuki kalbimizden.

Biz illa oruç tuttuğumuz zaman mı bir parça tutacağız böyle kendimizi? Bir disiplinin çerçevesi olmadığında, adı belli yoğunlaştırılmış bir ibadetimiz olmadığında bize kalan artısı, anlamı, değerini hemen yitirip gidecek miyiz? Tek celsede kulluğa mı alıştık? Az gittik, uz yattık ta “toptan ödedim kaygısı bitti” kolaycılığına mı vardık? Fatura öder gibi yaşamaya ne zaman başladık ilk?

Helal olana karşı on bir ay saldırılar düzenleyeceğiz. Helali haram yollarla/şekillerde tüketeceğiz yine. İsraf akınları, vurgunlar, talanlar edeceğiz on bir ay. Sonra birden göstermelik bir “tuttum işte gördün mü” oyunu mu oynayacağız? Hep böyle?

Belirli bir zamana, belirli bir şekle büründürülmüş sembolik kulluk eylemlerinin şifresini böyle mi gireceğiz şimdimize ve geleceğimize? Gündelik hayatı, örgün inancı zenginleştirecek olan o kutsal sandığı böyle mi açacağız güneşe, kuşa, buluta?
Sadece bir ay, şatafatlı, saltanatlı orucu, yoksulluktan tutulan zorunlu oruç ve parasızlıktan girilen diyetle kıyasladığımızda karşımıza çıkan manzaraya karşı çay mı içeceğiz yine?

(Çay mı dedim. Çay beni anıyor yine…)

İbadet ne ki? Bir takım hareketlerin birleştirilmesinden oluşan ve vakti gelince tekrarlanan bir ayin mi? Oruç; yememek, içmemek. Namaz birkaç kere ayağa kalkmak, eğilmek ve alnını yere koymak. Hac zenginsen kutsal mekân turizmi. Zekât kırk tanen olunca içlerinden bi tanesini başkasına uzatmak.

(Dur zihnim dur! Henüz orucuz.)

Yaklaşmakta olan on bir aydan uzak bir köşeye saklanıp orucun zihnimize ilk düşürdüklerini yeniden hatırlamaya çalışalım.

Telaşeye ara vermişken daha önce pek az telaşlandığımız asıl mevzuların günü doğar; Ramazanda. Az sessizlik. Durma. Düşünme. Derinleşme. Gidişatı sorgulama. Değerlendirme. Beğenmeme. Değişme. Dönüşme. Tövbe denilen…

Yeni başlangıçlar. Ruha gelen bahar…

Bir kitabın iniş yıl dönümünde ne kadar kitaplı, bilgili, bilinçli, entelektüel, aydın olabildiğimizi düşünürüz; en azından kendi hayatımızda…

Kitap’taki anlam ile hayattaki anlamı kıyas etme/mukabeleler zamanıdır: Ramazan. Kitap gibi bir hayat mı yaşıyoruz? Yoksa bildiğin kitapsızın teki miyiz?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.