Kırsal kesimlerde ataerkil ailelerde, aileye alınan gelinden hoşlanılmazsa, bir müddet katlanıldıktan, sonra, minicik bebeğine bile aldırış edilmeden, gelin, evden atılır.

Bebek alıkonur, verilmez.

Bebek babaannenin nezaretinde büyür, yetişir.

Annenin bütün çabalarına, yakarmasına, kapıya dayanmalarına, yırtınmalarına rağmen bebeği bir daha gösterilmez.

Anne hayatını bebeğinin hasreti ile yanıp kavrularak geçirir.

Hayatı kararır, gözleri hep bebeğini arar, ama nafiledir.

Asla bir daha bebeğini göremez.

Babaanne ve ailesi, alıkoydukları bebeği, hep, annesinin ne kadar kötü olduğu, onu bırakıp gittiği, onu hiç aramadığı, görmeye bile gelmediği, başka bir erkeğe gittiği gibi yalanlarla büyütürler.

Torun, yetişkin çağa geldiğinde, şayet muhakeme sahibi ise, bir şeyler sezinler, annesine gider, acı gerçeği, tüm çıplaklığı ile öğrenir, ama, yıkılır.

Torun, aklını kullanmazsa, muhakemeden yoksunsa, çözümleyici zekaya sahip değilse; annesi ile ilk karşılaşmasında babaannenin yalanlarını, bahtsız kadının yüzüne sayıp döker.

Yanmış annesini bir daha yakar, kavurur, küle döndürür.

Mantığını kullanamayan, babaannesinin yalanlarını habire tekrarlayan, durumu çözemeyen, kavrayamayan torunun durumuna “Yalancı babaanne sendromu” diyorum.

Türkiye’de 1923’ten sonra yaşananlar, ancak bu acı benzetme ile açıklanabilir.

1923’le birlikte Türk Milleti “Yalancı Babaanne Sendromu”na maruz bırakıldı.

1923’ten öncesine ait resmi tarih ne söylüyor, ne yazıyorsa tamama yakını kurgu, yalan, çarpıtma, efsane ve hurafedir.

Türk Milleti, annesi hakkında kandırılan çocuk gibi mazisi, ecdadı, tarihi hakkında kandırıldı, aldatıldı.

Tarihin kaydettiği en büyük imparatorluğun kurucusu bu millet, yeryüzüne adeta 1923’te zembille indirildi.

Türk insanı; Sivas ve Erzurum Kongreleri, Padişah Vahdettin, İstiklal Savaşı, 1908 Darbesi, I. Dünya Savaşı, Çanakkale, Sarıkamış, 1.Meclis, cumhuriyetle demokrasinin aynı şey olduğu, “Kemalizm”le “Cumhuriyet” in eşanlamlı oldukları gibi bir çok temel konuda kandırıldı.

Türk insanı, 1923’ten önce kul imiş, şimdi vatandaş olmuş!

Monarşi kulluk idiyse; İngilizler, Japonlar, Hollandalılar, İspanyollar kul mu oluyorlar?

Şarlken’in elçilerine “Padişahın atının nalları nereye değdiyse oralar Osmanlı’ya aittir” diyecek dirayete sahiplerken kul, İsrail’de alçak koltuğa oturtulurlarken hür mü oluyorlar?

Avrupa’nın kralları ancak Sadrazam’a denk sayılırlarken kul, bazı cumhurbaşkanlarımız, cumhurbaşkanlığının onaylanması için New York’a Yahudi Lobisine mülakata götürülürlerken hür mü oluyoruz?!

Kemalist/sol cenahtan Yalçın Küçük’e, Kemal Tahir’e, Fikret Başkaya’ya bari azıcık kulak verin!

Babaannenizi sorgulayın!

Sivas “manda” kararı mıdır?

Erzurum’da müstevlilerin adamı kimdir?

Nogales Bey neler yazmamıştır?

Selahaddin Adil ve Cevat Paşa’lar kimlerdir?

Medine Kahramanı Fahrettin Paşa kimdir?

Bu paşaların neden isimleri hiç geçmez?

Burada “ilim zihniyeti” ile “skolastik zihniyeti”e bir göndermede bulunacağım.

“Atın ağzında kaç diş var?” dendiğinde; atın ağzındaki dişleri gidip saymak “ilim zihniyeti”dir.

Atın ağzında kaç diş olduğunu anlamak için Aristo’nun kitabında kaç yazdığına bakmak ve bunu mutlak doğru sanmak “skolastik zihniyet”tir.

Hani siz Orta Çağ’ın karanlığından ilmin aydınlığına geçmiştiniz?

Neden sadece Aristo’nun yazdıklarına, “resmi söyleme” bakıyorsunuz?

Neden sadece babaannenizi dinliyorsunuz?

Bir kere de annenizi dinleyin!


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.