“Benjamin Button’un Tuhaf Hikâyesi” dediğimde eminim hepiniz, bu güzel filmi hatırlayacak ve film üzerine birkaç söz söyleyeceksiniz. 2008 yılı yapımı bu film çok ilgi görmüş ve ilginç senaryosu ile zihnimizdeki kalıplaşmış fikirlerin ve hemen her şeye dair başlangıçtan sona doğru akan seyrin değişmezliğini sorgulamamıza neden olmuştu. Bu güzel hikâyenin sahibi F.Scott Fitzgerald bu hikâyesinde Bay Roger Button ile Bayan Button’un ilk çocukları olan Benjamin Button’un gerçekten de çok tuhaf bir macerasını ele alıyor.

Toptan Hırdavat Şirketi’nin genel müdürü olan Rugger Button, karısının doğum yaptığını öğrendiğinde hastaneye koşar ve doğal akışa ters olarak çocuğunun yüzü kırışık içinde, beli bükülmüş, gözleri yorgun ve beyazlamış birkaç tel sakalı olan yaşlı bir şekilde dünyaya geldiğini görür. Ne yapacağını şaşıran Baba Button,  çocuğun neden böyle dünyaya geldiğini anlamaya çalışmaktan ziyade içinde bulunduğu sosyal çevrenin kendisi hakkında düşünecekleri hakkında kafa yormaya başlar. Yaşlı çocuk, aile içinde ve toplumda başlangıçta dışlanır ve kendisinden yaşlı bir adam gibi değil, yaşına uygun bir çocuk gibi davranmaya zorlanır. Buradaki sosyal kalıplar öylesine güçlüdür ki o kalıpların dışına çıkmak hayatın dışında kalmak ve adeta tecrite mahkûm olmak anlamına gelir. Bütün bu zorlukların ötesinde Benjamin’in hikâyesi de bundan sonra başlar ve yaşlı olarak geldiği dünyadan, yıllarla birlikte gençleşerek sonunda bir bebek olarak ayrılır.

F.Scott Fitzgerald’un kaleminden çıkan bu kısa ve derin anlamlar barındıran hikâyenin yer aldığı kitap “Bir Yazarın Öğleden Sonrası”nda bulunan diğer hikâyeler de toplumda yer edinebilmek adına ya da kendisine dayatılan yaşama karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Sekiz hikâyeden oluşan bu kitabın sayfalarına ilmek ilmek işlenmiş öykülerin tamamı bu konuyla ilgili olmasa da kitabı bitirdiğinizde aklınızda istenilen kalıba karşı çıkan ve kendi hayal dünyasındaki gerçekleri kurmak ve yaşamak üzere yaşayan başkaldıran uçarı genci ya da birtakım çevreler tarafından kabul edilmek adına çok sevdiği saçlarından vazgeçen küçük bir kızın hikâyesini hatırlayacaksınız.

Bunların dışında insanın sahip olma ve zenginliğe olan meylinin biraz fantastik bir üslupla kaleme alındığını ‘Buz Sarayı’ hikâyesi ise size insan doğası üzerine bir zihin jimnastiği yaptıracak cinsten. Bu hikâyede insanın kazanma, kazandığını koruma ve bu uğurda başkalarının canını yakabilme gerçekliği öylesine bencil bir kişilik karakteriyle anlatılır ki insanın doğasının derinliklerine inildiğinde vahşi bir yaratıktan başka bir şeyle karşılaşılmayacağı zihninizin bir yerlerine işlenir. Tamamen elmastan oluşan bir dağın üzerine yerleşen Washington ailesinin nesillerce süren macerasını kaleme alan Scott, kişisel ihtiraslarını korumak için olmadık çarelere başvuran ve siyahi köleleri kullanarak elmas dağın üzerinde yalıtılmış bir imparatorluk kuran Washingtonların hikâyesini yalın bir gerçeklik ve duru bir anlatımla okuyucuya sunuyor. Elmas dağın üzerine kurulan ve sadece kuru bir zenginlik kelimesi ile tezat oluşturacak derece lüks ve her bir yeri paha biçilmez mücevherler ile kaplı malikânenin tasviri sırasında anlatılanları gözünün önüne getirmekte dahi zorluk yaşıyorsunuz.

Norman Culpepper Washington’un iki kızı ve oğlu var. Zaman zaman kızlarının yalnızlığına derman olması için arkadaşlarının bu gizemli ve bilinmez dünyaya adım atmasına izin veren Washington, dış dünyadan gelen bu insanların bu lüksü ancak bir rüya kısalığında yaşamasına imkân tanıyor. Elmas dağdan ayrılma zamanı geldiğinde özel bir zehirle ortadan kaldırılan çok fazla şey görmüş geçici ziyaretçilerin ardı arkası ise kesilmiyor. Hikâyenin geri kalan kısmında, onca emek, onca insanın canı üzerine kurulan bu yalıtılmış cennetvari zenginlik yok oluyor ancak, Washingtonların sahip olduklarını kollama arzusu ve bu yolda başvurdukları çareler basit bir fantastik hikâyenin konusunu aşmakla kalmıyor, zihninize çakılan mıh gibi sizi rahatsız edebiliyor. Kızlarının İtalyanca öğretmenin kaçması sonrası Bay Washington’un başvurduğu yöntemi kendi ağızdan dinlemek en güzeli.

“ Ama elbette onu yakalama şansımız var, Belki ormanın içinde bir yerlerde veya kayalıklardan düşmüştür. Kaçsa bile hikayeye hiç kimse inanmayabilir, Yine de çevredeki farklı kasabalarda iki düzine adamım onu arıyor…. Adamlarımdan on dördü, her biri bu tarife uyan bir adamı öldürdüğünü söyledi ajanıma…”


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.