Tespih taneleri gibi dağılmışız. Coğrafyamız yangın yeri… Dünyanın tam da o noktasına meteor düşmüşçesine, nereye baksan enkaz… Varlığımızın bütün koridorlarından iniltiler yükseliyor. Son iki yüz yıldır, sanki bilinçli biçimde evlerimiz, sokaklarımız, tarlalarımız, iş yerlerimiz talan edilmiş, bahçelerimiz revire dönüştürülmüş... Hasta elbisesi giydirilmiş göğümüze. İşte öyle tuhaf bir mavidir her sabah uyandığımız...

Dışarıdan bakınca her şey ne iyi… Binlerce yıllık mirasın üstüne oturmuşuz. En sağlam ilkeler bizde. En doğru yaşam reçeteleri, en kavi barınaklar, en muhkem kitaplar bizim. Teorimiz göğün katından sarkıtılmış, pratiğimizin ayak izleri var yürüdüğümüz her yerde. İçeriden bakıncaysa, her birimiz bir başka yerde, bir başka zamanda, bir başka iç dünyayla sadece kendini görüyor. Nereye bakarsa baksın, kendini gören, uzağı göremeyen tuhaf gözlükler takmışız bilincimize. Kimimiz miyop, kimimiz hipermetrop, kimimiz astigmat… Kimimiz kalelerde, burçlarda; kimimiz villalarda, apartmanlarda; kimimiz tek katlı evlerde; kimimiz evsiz, sokaklarda; kimimiz yollarda, eşiklerde; kimimiz kıyılarda yarı baygın, ölü… Kimimiz tertemiz alnından vurulup yatıyor dağ başlarında, kimimiz burçlara bayrak dikiyor kış yarışlarında. Kimimiz sörf yapıyor güneşli okyanus dalgalarında, kimimiz can veriyor bulutlu dalgaların zalim kollarında… Kimimiz Afganistan’da, Myanmar’da, Doğu Türkistan’da; kimimiz Arabistan’da, Birleşik Arap Emirlikleri’nde, Bahreyn’de… Ne Hindikuş dağlarından inebildik ne Arakan bataklığını geride bırakabildik…

Her birimiz bir başka yerde, bir başka hikayenin içine doğup yaşadığı hikayeyle sessiz sedasız çekip gidiyor bu dünyadan. Hiçbirimizin, hiç kimsenin varlık penceresini açıp ötekine baktığı, ötekini gördüğü yok… Bir kişilik hayatlar galerisi olup çıktık son asırda…

Öncesinde küçük küçük bölünmeler vardı; küçük küçük ön yargıların ayırdığı, küçük küçük sınırlar belki ama bulunduğumuz yerden yine de arada bir bilinç penceremizi açıp birilerini dualarımıza davet edeceğimiz vakitlerimiz olurdu. Günün belli bir saatinde, bir dalgınlık anında yine de dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, kardeşlerimize şöyle bir gülümseyip onları davet ederdik iç dünyalarımıza. Bir şey yapamasak da orada, bulunduğumuz yerde, izbe bir kuytulukta, dudaklarımız usulca kıpırdarken suretleri gelirdi kardeşlerimizin gözlerimizin önüne, birkaç damla gözyaşı döker, devam ederdik hayata kaldığımız yerden. Tanrım derdik, yardım et; yolda kalmışa, darda kalmışa, derde düşmüşe, çaresize… Şimdiyse ne dua edecek vaktimiz var ne dua edilecek izbelerimiz kaldı.

Neler, neler girmedi ki araya… Bedenlerimiz yemekten içmekten sıkılaştı, ipekten elbiselerimiz gözlerimizi kamaştırdı, ideolojilerimiz sayısız perde gerdi öteki alınlarla aramızda ve varılan yerde, kulaklarımız sağırlaştı, gözlerimiz keskinliğini yitirdi, bakışımız iyiden iyiye körleşti. Her birimiz kendi iç dünyasında, kendinden başkasını görmeyen sessiz birer mumya… Biz böylece heykele dönüştük, heykeli reddeden coğrafyalarda... Yoksulluktan varlığa erişip geldiği yeri unutan unutkanlara döndük… Yüksek bir mevkie gelip dostlarını unutan harislere… Mahalleye döndüğümüzde yüzümüze bakmayacakları belli, makamdan indiğimizde dostlarımızın çoktan oradan ayrıldığı besbelli oysa…

Güneşin doğduğu yerde başladı bizim yolculuğumuz bayım, ama güneşin battığı yerde bitmeli mi?

Medeniyetin gün batımındayız, zevalin saçlarında… Arakan’da suda boğulur, Arabistan’da süt banyosu yaparız. Somali’de açlıktan ölür, Birleşik Arap Emirlikleri’nde yediklerimizi kusmak için güzel telek yarışmaları düzenleriz. Halep’te kurşuna dizilir, Abu Dabi’de kurşungeçirmez altın kaplama duvarlarımıza kurşun döktürürüz. Arakan’da gerçekten üşür, Kahire’de kafiye buluruz klimalara. Kudüs’te gözlerimiz bağlanır, Riyad’da kılıç dansı yaparız gözlerimizi bağlayanlarla…

Dışarıdan bakınca kocaman; içeri girince küçücük bilinçlerimiz var, küçültülmüş bilinçlerimiz…

Dışarıdan bakınca sıcak, sımsıcak yüreklerimiz; içeri girince bir garip bulut güneşle aramızda…

Dışarıdan bakınca tek nabız, tek yürek ürettiğimiz her değer, içeri girince tel tel dökülüp yerdeler…

Güneşi, gözlerimizden ensemize aldık galiba biz; karanlığa bakarken, karanlığa düştü galiba gözlerimiz…

Biri vardı sahi ya… Cebelitarık kıyılarında kılıcını okyanusa sallayıp deniz olmasa, ah deniz olmasa, görürdünüz siz Bay Batı, görürdünüz batmanın ne demek olduğunu, diyen. Yerin altını da üstünü de keşfetmeyi dileyen… Batını da dileyen, zahiri de dileyen…

Uzak, çok uzak şimdi “o atlar, o atlılar, o atları rüzgar kanatlılar…”

Biz böyle dalgınca yürürken galiba bir yerimizi kanattılar, galiba yüreğimizden kan akıttılar…

İçerimizdekini dışarı attılar, dışarımızdakini içeri aldılar…

Yaptılar, ettiler, geldiler, gittiler.

Onlar…

Bizse sadece baktık…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Raif ATAYIK 2018-01-12 08:37:41

i̇mkanların bittiği yerde i̇man vardır. Allah büyüktür hocam.