En son Türkiye-İzlanda futbol karşılaşmasında gördük ki, 300 bin nüfuslu bir futbol takımının sergilediği disiplinli ve amatörce bir dayanışmanın icra ettiği takım ruhu, 80 milyonluk bir ülkenin birbirinden kopuk ve her biri dünyanın ve de ülkenin farklı yerlerinde uçuk rakamlarla top koşturan 11 kişisi karşısında farklı ve rahat galip geldiğinde, ekran başındaki milyonlarca insanın yaşadığı ruh hali, insanı, bırakın futbol sadece futbol olsun, demeye mecbur bırakıyor. .

Kim ne derse desin futbolun, oyuncular, yöneticiler, ekranlarda saatlerce incir çekirdeğini doldurmayan meseleleri sabahlara kadar tartışan sözde yorumcular dışında ülke ekonomisine, iktisadi, kültürel ve bilimsel gelişimine bir faydası yok. Futbol üzerinden ülkelerin tanınırlığı; fakirlik, işsizlik ve sömürüyü engellemiyor. Bu anlamda, başta Afrika’da olmak üzere onlarca ülke örneği mevcut. Milyonlarca genci bir spor karşılaşmasına aşırı anlamlar yükleyerek bu küresel afyona bağımlı bir figür, bir holigana aday haline getirecek yaklaşımların ülkeye topluma ve gençlere yararı yok.

TÜRKİYE ile İzlanda arasında Dünya Kupası elemeleri için oynanan ve Türkiye’nin kendi seyircisi önünde farklı bir mağlubiyet aldığı maç sonrası bir çok yorum ve değerlendirme ile teknik analizler yapıldı, yapılıyor. Elbette ki bu satırlar ve yazının yazıldığı gazete sayfasının mahiyeti ile bu satırların sahibi, futbola ve özelde bu karşılaşmaya ait teknik değerlendirmelere uzak olduğundan, yazı, futbolun mevcut haliyle ülke gündemi ve gençliği üzerinde bıraktığı izler ve anlamlar üzerinde yoğunlaşacaktır.

Kurgusu ve mantığı açısından basit bir oyun olan ve diğer takım oyunlarına göre büyük bir zeka ve mantık gerektirmeyen futbol, her kesimden insanın üzerinde yorumlar yaptığı bir nükleer mühendis ile bir tarım işçisinin üzerinde hararetli tartışmalara giriştiği güncel ve küresel bir fenomen haline dönüşmüştür. Milyar dolarlık küresel futbol endüstrisi, kimi ülke nüfusunun ergen ve genç potansiyelini eğitim ve öğretim çağında kendisine bağlayan futbol oyunu ve endüstrisi, milyonlarca gencin hayallerini süsleyen profesyonel olma ve tanınırlık çabasına rağmen, bu şansı veya imkanı bazen binde bir, bazen yüzbinde bir, bazen de milyonda bir oranında bahşediyor. İnsan zekasının öğrenme ve algılama kapasitesinin en dinamik ve işlenebilir çağları, bu sonuçsuz çaba ve kimi zaman da adaletsiz olgu uğruna heder ediliyor. İyi bir mühendis, iyi bir öğretmen, değer üretebilecek bir bilim insanı, dâhi seviyesinde potansiyel sahibi ve matematik zekasını taşıyan kimi gençler, bu kör tutku uğruna heder ediliyor. Profesyonellikle sonuçlanan istisnai örnekler dışında geç gelen pişmanlık ile eğitim ve öğrenim hayatı heder olan milyonlarca gencin, bu futbol tutkusunun sorgulanması, kazandırdıkları ve kaybettirdiklerinin ciddi ve bilimsel bakış acıları ile ele alınması gerekiyor.

Uğruna cinayetlerin dahi işlendiği, gençlerin holiganlaştığı, kamu düzeninin ciddi olarak tehdit edildiği toplumsal kaos ve kargaşanın yaşandığı futbol, genç insan potansiyelinin eğitim ve yeteneklerinin keşfedilerek geliştirilmesi sürecinde bir tehdit unsuru olarak da duruyor. Bilim-kültür, sanat ve ekonomiye katma değerler üreteceği hazırlık aşamalarında bu alana yönelen gençler, bazen futbol üzerinden agresif davranışlar sergilemekte, bir spor müsabakası ölüm kalım mücadelesine dönüşebilmektedir. Agresif ve militan davranışlar, binlerce insan tarafından koro halinde seslendirilen küfürler ve hakaretler, insan onuru ve haysiyetini hedef alan tezahüratlar ile bazen desteklenen takımın taraftarları arasında dahi yaşanan şiddet olayları düşünüldüğünde, binlerce yıllık spor arenasının sorunlarının değişik adlarda ve tarzlarda devam ettiği görülmektedir.

Ülkeler ve halklar arasında yaşanan sorunlar, ülke içinde şehirler arasındaki problemler, bir şehrin iki mahallesi arasındaki ihtilaflı meseleler, futbol sahasında bir hesaplaşmaya dönüşmekte, basit yerel hesaplardan büyük toplumsal ve ideolojik yarılmalara kadar siyasi ve ideolojik mesajlar yeşil sahalarda ve taraftar tribünlerinde verilmektedir. Nihayetinde ‘futbol, sadece asla futbol değildir’ realitesi tüm gerçekliği ile ortadadır. Avrupa’da ve Balkanlarda nüfusu yüzbinlerle ifade edilen şehir devletçiklerinin futbol ve diğer bazı spor dallarında uluslararası alanda gösterdiği kimi başarıları yıllarca baskılanmış etnik motivasyonun spor üzerinden tezahürü ile de alakalıdır. Birkaç yıl önce Türk milli futbol takımının Malta ile yaptığı karşılaşmada 1565 Osmanlı’nın Malta kuşatmasına ve savunmasına atıf yapan pankartların tribünlerde taşınması önemlidir. Nihayetinde karşılaşmalar eşit şartlarda ve ülke nüfusu ile ekonomik potansiyelinden bağımsız icra edildiğinden her üç ihtimalle de sonuçlanabiliyor.

Gençlerin gündemine bir spor karşılaşması olmaktan ziyade politik ve siyasi bir hesaplaşma olarak konumlandırılan futbolun, elde edilen galibiyetler üzerinden bir özgüven yaşatması kadar, yaşanılan hezimetler ve yenilgilerin de bir çökkünlük ve içe kapanma, demoralizasyon, başarısızlıkların kronikleşmesi durumunda hayatın diğer alanlarına yansıyan bir öğrenilmiş çaresizlik hissi yaşatması da kaçınılmazdır. Sahada taraflarca 11 kişi ile ve eşit şartlarda icra edilen bu spor müsabakasına aşırı anlamlar yüklenince, yirmili yaşlarda astronomik kazançlar elde eden, bazıları maçlardan bir iki gün önce gece kulüplerinde sabahlayan gençlerin sırtına 80 milyon insanın ‘milli gurur’(!) ve ‘milli onurunu’(!) yüklerseniz, yaşanan hezimet sonrası milyonlarca gencin motivasyonunu da bozmuş olursunuz. Yabancı takımlarla oynanacak karşılaşmalar öncesinde toplumun milliyetçi ve bazen de şovenizme varan söylemlerle ‘milli gururu’(!) okşanarak, doksan dakikalık bir karşılaşma için ekran başına kitlemek, bu yönü ile sağ duyulu bir yaklaşımın ürünü olamaz. Ve hatta ülke gündeminde savaş dahil bir sürü siyasi ve politik risk mevcutken yapancı takımlar ile yapılacak karşılaşmalar öncesi devletin en tepesindeki isimlerin bu meselelerin konuşulduğu toplantıların, basın açıklamalarının önüne veya sonuna bu meyanda açıklamalarda bulunmaları da, sporun amacından çıkarılmasına ve ana gündem olmasına aracılık ediyor. En son Türkiye-İzlanda futbol karşılaşmasında gördük ki, 300 bin nüfuslu bir futbol takımının sergilediği disiplinli ve amatörce bir dayanışmanın icra ettiği takım ruhu, 80 milyonluk bir ülkenin birbirinden kopuk ve her biri dünyanın ve de ülkenin farklı yerlerinde uçuk rakamlarla top koşturan 11 kişisi karşısında farklı ve rahat galip geldiğinde, ekran başındaki milyonlarca insanın yaşadığı ruh hali, insanı, bırakın futbol sadece futbol olsun, demeye mecbur bırakıyor.

Ülkede bir yılda, Süper lig oyuncusunun kazandığı parayı kazanmak için asgari ücretle çalışan emekci vatandaşımızın veya öğretmen, doktor, mühendis ve profesörün ortalama 30 ile 300 yıl arasında çalışması gerekiyor. Milyonlarca genci eğitim yaşında olan bir ülkede futbolun bu kadar gençleri dünyasında tutulması bir çok gencin binde bir veya milyonda bir gerçekleşecek hayaller uğruna mesleki geleceğini ciddi anlamda tehdit ediyor. Yirmisine henüz merdiven dayamış süper lig topçularının Avrupa’da %60’lara varan vergilere rağmen %15-20 vergi ile Türkiye’de milyon dolar fiyatlarla transfer edildiği bilinmektedir. Bu alanda süratle bir düzenleme yapılmalı, hiç değilse bu uçuk kazanç! asgari ücrete uygulanan oranda bir yüzde ile vergilenmelidir.

Kim ne derse desin futbolun, oyuncular, yöneticiler, ekranlarda saatlerce incir çekirdeğini doldurmayan meseleleri sabahlara kadar tartışan sözde yorumcular dışında ülke ekonomisine, iktisadi, kültürel ve bilimsel gelişimine bir faydası yok. Futbol üzerinden ülkelerin tanınırlığı; fakirlik, işsizlik ve sömürüyü engellemiyor. Bu anlamda, başta Afrika’da olmak üzere onlarca ülke örneği mevcut. Milyonlarca genci bir spor karşılaşmasına aşırı anlamlar yükleyerek bu küresel afyona bağımlı bir figür, bir holigana aday haline getirecek yaklaşımların ülkeye topluma ve gençlere yararı yok.

bizim için futbol, sadece futbol olarak kalsın.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.