Bölge karanlık bir dönemden geçiyor

Yeniden inşası on yıllar sürecek olan tarumar bir Ortadoğu tablosundan söz eden Faruk Yaslıçimen, “Bölge karanlık bir dönemden geçiyor ve bu yüzden bölgedeki aktörler arasındaki güven bunalımının tamamen aşılması gerekiyor. Çıkar merkezli güç mücadelelerini bitirmenin başka yolu yok” dedi.

SÖYLEŞİ: ÖZLEM DOĞAN

Ortadoğu’daki mezhep çatışmaları bölgeyi karıştırmaya yarayan en önemli unsurlardan biri ve küresel güçlerin elinde bulundurduğu bir koz olarak karşımıza çıkıyor. Ekonomik taleplerle başlayan ve hükümet karşıtı protestolara sahne olanİran’da yaşanan gelişmelerin bölgeyi etkileyip etkilemeyeceği de önemli sorulardan biri. Bunun yanında İran’ın Suriye’de Esed Rejimine, Yemen’de deHusi’lere verdiği destek de en çok tartışılan noktalar arasında yer alıyor. Geçmişten gelen Türkiye-İran çekişmesinin ışığında, bölgedeki dengelerin dünü ve bugününü İbn Haldun Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Faruk Yaslıçimen’le konuştuk.

Iraklı Şiiler Osmanlı’nın yanında yer aldı

Birinci Dünya Savaşı’ndaIraklıŞiilerin Osmanlı’nın cihat kararına karşı tutumu ne yönde gelişti?

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yanında İngilizlere karşı savaştılar. Iraklı Şii müçtehitler, İngiltere’nin Fav’a asker çıkarmasının ardından cihat fetvalarıçıkardı ve tüm halkı cihadadavet ettiler.

Bugünkü algımız bize Şiilerle Sünnilerin birlikte hareket etmesinin çok kolay olmadığını söylüyor. Peki o zaman bu nasıl oldu?

Her şeyden evvel Iraklı Şiiler Osmanlı’yı bir Sünni bir despotizmi olarak görmüyorlardı. 19.yüzyılda merkezileşen devlet Şii tebaa için de yukarı yönlü mobilizasyon imkânı açmıştı. Ayrıca, 19. Yüzyılın erken dönemlerinde Şiiliğin içindeAhbariliktenUsuliliğe doğru bir kayış oldu ve böylece Şii müçtehitlertoplumu yönlendiren güçlü rehberler olarak öne çıkmaya başladı. Tabii bu, aynı zamanda halkı mobilize etme kabiliyetlerinin de artması demek. Diğer yandan, 2. Abdülhamid’in İttihad-ı İslam siyasetinin Şiiler nezdinde bir karşılığı vardı.

Burada kastınız sadece Iraklı Şiiler mi yoksa bu siyasetin İran’da da olumlu karşılığı oldu mu?

İttihad-ı İslam siyasetinin ikisinde de karşılığı oldu. 1877-78 Osmanlı-Rus harbinde Tahran’da halk Osmanlı’nın galibiyeti için dualar etmişti. Savaş sonunda Osmanlı topraklarında, bilhassa Karadeniz taraflarında ikamet eden İranlılar, Osmanlılar kadar üzülmüştü. Bu bilgiyi zamanın Trabzon’daki Fransız elçisi kaydediyor. Benzer şekilde Bağdat demiryolu için toplanan paraları eleştiren Iraklı bir Şii müçtehit, dönemin önde gelen Şii müçtehitleri tarafından tecrit edilmişti.

Osmanlı ile birlikte İngilizlere karşı savaşmalarını teşvik eden başka unsurlar da var mıydı?

Evet, Iraklı Şii müçtehitler zaten aktiflerdi. Daha 1900’lerin başlarında çarşı pazarda halkı İngiliz gemilerini değil, Sultanın gemilerini kullanmaya çağırıyorlardı. Bunu Osmanlı’ya değil İslam’a bir darbe olarak yorumluyorlardı. 1911 yılında İtalya’nın Trablus’u işgalinin akabinde bir cihat fetvası yayınlamışlardı örneğin. Balkan savaşının kötü hikayeleri gazete ve dergiler yoluyla Irak’ta da yankılanıyordu. Zaten fetvaların içeriğine bakıldığında, küffar tasallutu korkusu çok hâkimdir.

İttihatçılara nasıl yaklaştılar ya da tersinden İttihat ve Terakki onlara nasıl yaklaştı?

Malumunuz İttihat ve Terakki’nin de dönemleri var. Meşrutiyet hareketi gerek Osmanlı gerekse İran’da yakın tarihlerde başladı. Bu müçtehitleri ikiye böldü: meşrutiyeti destekleyenler ve karşı çıkanlar. Iraklı müçtehitler için de bu geçerliydi. Bazıları İttihat ve Terakki’ye kaydolmuştu. Nihayetinde on binlerce insanı toplayarak cihada katıldıkları söyleniyor.

Savaşta İran’ın tutumu nasıldı?

İran ve İran’daki müçtehitler Irak’takilerle aynı tavrı sergilemedi. Zira İran, Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsızlığını ilan etmişti. Ayrıca Iraklı müçtehitlerin cihat fetvaları İran’a ulaştığında devlet bunlara alelacele el koyup etki oluşturmasına izin vermedi.Tabii bu tutum İstanbul’da büyük bir hayal kırıklığı yaşattı. Zaten İttihad-ı İslam, Sünnilikle Şiiliğin tek mezhep olarak birleşmesi demek değil, daha ziyade iki devlet arasındaki siyasi ittifaktı. Ama olmadı.

Mezhep çatışması kriz zamanlarının ürünü

Önceki dönemlerde yıkıcı etkileri olan mezhep çatışmaları yaşanıyor muydu?

Küçük çaplı lokal gerginlikler yaşanıyordu. Aslında mezhepçilikten çok mikro-ölçekli ve neredeyse geleneksel etnik gerginlikler söz konusuydu. Siyasal kriz zamanlarında sert söylemlerin önü açılır, kriz geçtikten sonra ortalık yatışır. Ayrıca devletin hangi fiilinin mezhebi hangisinin siyasi nedene dayandığını ayırt edebilmek kolay değil. Örneğin, Yavuz Sultan Selim zamanında Kızılbaş katliamı mevzuuTürkiye’de hassas bir konudur.Burada devletin temel kaygısı Hanefi-Sünni ortopraksisini korumaktan ziyadesiyasi otoritesini sağlam tutmaktır. Mezhebi kaygı, siyasi olana göre açıkça ikincildir. Osmanlı Devleti farklı zamanlarda benzer tepkiler vermişti. Onlar için esas kaygı;‘devlet otoritesine itaat mi yoksa isyan mı ediliyor’ meselesiydi.

Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail arasında yaşananlar en çok dillendirilen hadiselerin başında geliyor, değil mi?

Evet, orada mesela şeyhülislam fetvası devlet otoritesine isyan eden Kızılbaşlarla Şiileri birbirinden ayırır. Anadolu’da bu olaylar yaşanırken, örneğin devlet Lübnan’da Şii Harfuş ve Hamada emirlikleriyle vergi toplanması ve sair hususlarda birlikte çalışmaya devam etmişti. Oldukça pragmatik bir yaklaşım. Devlet işine bakar.

Osmanlı-İran rekabeti mezhebi değil emperyal bir rekabetti

Bir devletin yönetim bazında mezhebi yönden ne tür bir kaygısı ne olabilir?

Bir ferdin İsmailî olması devlet için ciddi bir anlam ifade etmez. Ama bir İsmailî’nin siyasi bağlılığını Osmanlı Sultanındanbaşkasına atfetmesine tahammül edilmez.Yahut Irak’ta bir Sünni’nin ŞiileşmesiOsmanlılara göre hatalı bir tercihtir, ancakbu kişinin İran Şahına Osmanlı Sultanından daha fazla hürmet edip onun sözüyle hareket etmesi ciddi bir siyasi sorundur. Burada temel mesele politiktir.

Osmanlı ve İran arasındaki mücadelenin temel unsuru neydi?

Malumunuz, Şah İsmail’den önce İran nüfusunun az bir bölümü Şii’ydi. Sonra devlet zoruyla Şiileştirildiler. Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’i yenip Tebriz’e kadar geldiğinde Tebriz halkı tarafından sadece muzaffer bir komutan olarak değil aynı zamanda bir kurtarıcı olarak da görülmüştü. Bu iki devlet birbirine rakipti. Fakat bu rekabet mezhep farkından değil emperyal yapılar olmalarından kaynaklanıyordu. Bir güç mücadelesi söz konusuydu.

İran’ın Irak’taki nüfuzundan hoşnut değiller

İran’ın Irak’ta güçlendirmeye çalıştığı nüfuz mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İran her zaman Irak’ta hak sahibi olma iddiasını sürdürdü. Irak tarihte kısa bir süre İran hakimiyetinde kaldı ama kendilerini uzunca bir zaman orada söz sahibi olarak gördüler. Iraklı Şiilerin bir kısmı bugün hâlâ kendilerini Irak’ın bir parçası ve Arap olarak görürler. İran’ın Irak’ta artan nüfuzundan da hoşnut değiller. Hatta Suriye savaşını başlıca İran’la ilişkilendirdikleri için bazı Iraklı Şii müçtehitler fetvalar yayınlayarak Iraklı Şii militanların devlet sınırı dışında savaşmasını yasaklamışlardır.Ama sesleri 19. yüzyılda olduğu kadar gür çıkmıyor zira İran’ın bölgedeki nüfusu eskiden olmadığı kadar arttı. Irak büyük ölçüde ekonomik ve siyasi olarak İran’ın hinterlandı haline gelmeye başladı.

Bu süreç nasıl ortaya çıktı? ABD’nin bu işte bir payı var mı?

Tarihten siyasete, geçmişten güncele kayıyoruz. Ama biraz da ihtiyat payıyla şöyle söyleyebilirim, ABD’nin Irak’tan çekilmesiyle birlikte İran’ın önükasıtlı olarak açılmış gibi görünüyor. Sanki hedef; Müslüman nüfusunun az bir kısmını teşkil eden Şiilerin güçlendirilip diğerlerinin karşısına çıkarılması. Bu durumu hem Iraklıların hem de İranlılarıniyi tahlil etmesi gerekiyor. Neden Irak’ta önleri onlardan hoşlanmadığı aşikâr bu güç tarafından bu derece açıldı? Neden başka siyasi paylaşım mekanizmaları oluşturulmadı ve Sünnilerin radikalleşmesinin yolu açıldı? Ancak alarm veren ve yaklaşan büyük tehlike Ortadoğu’da bir Şii – Vahhabi savaşıdır. Etnik ve mezhebi pek çok fay hattını tetikleyebilecek böyle bir savaş gerçekleşmeden evvel yatıştırma mekanizmaları kurularak engellenmeli.

Şiiliğin diğer ucu Vahhabilik

Şiilik ve Vahhabilik arasında bir benzerlik söz konusu mu sizce?

Tarihte bir Sünni yayılmacılığı yok ama Şii veyaVahhabi yayılmacılığından bahsedebiliriz.Şiiliğin ekstrem ucunda da Vahhabilik bulunuyor. Bunlar birbirlerini sıfır toplamlı bir oyunun parçaları olarak görüyorlar ve kıyasıya rekabet içindeler. Bugün bu ikisinin temel sorunu birbiriyle konuşamayacak kadartaassup ve münaferet sahibi olmaları. Sanırım burada Türkiye’ye mezhep-merkezli bir siyaset yürütmediği ve hem İran hem de Suudi Arabistan’la aynı anda ilişki ve iletişim kurabilen bir ülke olması bakımından önemli roller düşüyor.

Sahadaki güç, önemli kaymalara neden oluyor

Peki İran’ın bölgede güçlenmesi mezhebi anlamda ittifakları nasıl etkiliyor?

Türkmenleri örnek gösterebiliriz. Türkmenler Şii ve Sünni olmak üzere ikiye ayrılır. Bu süreçten önce, Şii Türkmenler Türklüklerine binaen Türkiye’ye yakın politika güderlerdi. Ancak İran sahada güçlenince bu sefer Şiiliklerine binaen İran’la iyi ilişkiler kurmaya başladılar. Bunlar önemli kaymalardır.

Suriye’de Esed rejimine destek veren İran’ın bölgede bir kazanım elde ettiğini söyleyebilir miyiz?

Şu çok açıktır ki, İran Suriye’de kazançlı bir durumda. Rusya’nın müdahalesiyle birlikte savaş İran’ın lehine ilerliyor. Masada oldukça güçlüler. Daha önceki süreçte dikkate alınmayan İran şu an Astana sürecinin etkili aktörlerinden biri. Esed rejimi ve Nusayriler İran’a çok şey borçlular çünkü onların şimdiye kadar ayakta kalmalarını sağladı. Ancak Nusayrilerin daha seküler bir yapı olduğunu ve İran’ın ülkenin yeniden şekillendirilmesinde etkin rol almasındanileriki süreçte pek hoşlanmayacaklarını da not etmek gerekir.

Bölgedeki güven bunalımı aşılmalı

Bugün baktığımızda karşımızda nasıl bir Ortadoğu tablosu var?

Tarumar ve yeniden inşası on yıllar sürecek bir Ortadoğu tablosu var önümüzde. Bölge karanlık bir dönemden geçiyor. Birkaç sene sonraki okumalarımız bugünden çok farklı da olabilir.Önümüzügörebilmenin zor olduğu zamanlardayız. Belli prensiplere tutunarak hareket edilmesi, karşılıklı güvenin tesisi ve maalesef belki de tarafların enerjisinin tükenmesinin akabinde varılacak konsensüsler sayesinde yaşanan keşmekeş ve kaostan çıkılabilir. Aktörler arasındaki güven bunalımının tamamen aşılması gerekiyor. Bir adım attığınızda karşı tarafın da bir adım atacağından emin olmalısınız. Bu yüzden de devletler temkinli davranıyor. Ancak çıkar merkezli güç mücadelelerinibitirmenin başka yolu da yok. Varılan konsensüslerin devamı ve üzerine diğerlerinin eklenmesiyle birlikte bir çıkış mümkün.

YRD. DOÇ. DR. FARUK YASLIÇİMEN KİMDİR?

Faruk Yaslıçimen, İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih ve Uluslararası İlişkiler bölümlerinden 2004 yılında mezun oldu. 2008 yılında Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yüksek lisansını “SunnismversusShiism? Rise of theShiitePoliticsand of theOttomanApprehension in LateNineteenth Century Iraq” başlıklı teziyle tamamladı. Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde hazırladığı “OttomanEmpireanditsShiiteSubjects: State-SocietyRelations in theLateNineteenthandEarlyTwentiethCenturies” başlıklı teziyle 2016 yılında doktor ünvanını almaya hak kazandı. Akademik ilgi ve araştırma alanları arasında 19. Yüzyıl Osmanlı Tarihi ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Din, Devlet ve Toplum gibi konular bulunmaktadır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.