Türkiye’nin ekonomik büyüme serüveni yüksek seyretmeye devam ediyor.

2017 yılının son çeyreğinde yüzde 7,3 büyüyen ekonomi, özellikle üçüncü çeyrekteki performansıyla yılı yüzde 7,4 ile kapattı.

Bu rasyoyu memnuniyet verici bulanlar çoğunlukta olsa da kuşkuyla karşılayanlar, “ancak”la başlayan cümle kuranlar da oldu.

Ancak ile başlayan eleştirilerin odağında şu dile getiriliyor: 2017 büyüme performansının temeli, teşvik ve talebe (özellikle iç talep) dayanıyor.

Açıkçası bu eleştirinin yüzeysel kaldığını düşünüyorum.

Çünkü gelişmekte olan ülkeler –ki Türkiye de bu ülkelerden biridir– ya kapasite kullanım oranlarını yükselterek ya da yeni yatırımlarda bulunarak büyüyebilirler.

Türkiye’nin 2017 son çeyrek (son üç ay) kapasite kullanım oranı yüzde 79 ve üstü. Ekonomilerde kapasite kullanımı genel ortalamasının yüzde 80-85 civarında olduğu düşünülürse, sadece bu oranı artırmakla büyüme sağlamak çok sınırlı olacaktır.

Dolayısıyla yeni yatırımlarda bulunmak bizim açımızdan tek çıkar yol… Ve bu yöntemin bizim açımızdan daha doğru bir uygulama olduğu kanaatindeyim.

Bu itibarla yeni yatırımlar için “değişik teşvik ve destek unsurlarının devreye sokulması” ekonomik büyüme bakımından tek çözüm yolu olarak karşımıza çıkıyor.

Diğer taraftan; ekonomik büyümedeki yüksek orana rağmen enflasyon oranının yüzde 10’un altına düşmemesini bugünkü konumuz itibariyle önemli görüyorüm.

Asıl risk dış ticaret açığında…

2017 enflasyon oranı, TÜİK verilerine göre TÜFE’de yüzde 11,14; ÜFE’de yüzde 15,82 olarak gerçekleşti.

Bu oranların şöyle bir anlamı ortaya çıkıyor: ÜFE’deki göreceli fazla artış 2018 yılında TÜFE’ye yansıyacak demektir.

Sadece bu da değil… Döviz kurlarının artışı, özellikle dolar kurunun 4’ü geçmesi, enflasyon oranı bağlamında ayrıca endişe verici.

Döviz kuru artışı, her ne kadar ihracat artışına sebep olsa da ekonomik yapımız itibariyle dış ticaret hacmine negatif yönde daha çok yansıyarak dış ticaret açığına yol açmakta.

Sorunun kaynağını çözme yolunda büyük adım…

Bunun da temel bir sebebi var…

Türkiye’nin ara malı ihtiyacında büyük oranda dışa bağımlı olması.

Başka bir ifade ile Türkiye’nin ara malı üretiminde yetersiz kalması.

Bunu çözmenin tek yolu var… O da ilgili sektörlerde “yeni yatırım”larda bulunmak.

Bu sebeple teşvik bileşkenlerinin yapısı ve fonksiyonel bir yapı arz etmesi gerekiyor. Ve çözüm odağının da bu minvalde değerlendirilmesi gerekiyor…

Bunun çözüm yöntemi olarak da şu karşımıza çıkıyor: Sektörel yatırım teşviklerini uygulamak.

Süper teşviklerin anlamı…

Yani “o ancak”larla başlayan eleştiriler olsa da… Bu yapısal sorunumuzu çözmenin yolu sektörel teşvikten geçiyor… Başka bir ifade ile proje destekli teşviklerden geçiyor…

Bu bağlamda 9 Nisan’da Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan tarafından açıklanan 135 milyar liralık proje bazlı teşvikler çok önem arz ediyor.

Açıklanan “süper teşvik unsurları” Türkiye’yi “orta gelir tuzağından kurtarma” ve “ekonomik ‘büyüklük’ bakımından üst sınıflara taşıma” serüveninde önemli sektörel yatırım teşviklerini bünyesinde barındırıyor.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.