Hannah Arendt, modern eğitim paradigmasında çocukları yetişkinlerin tahakkümü altında bulunan ve kurtarılması gereken bir azınlık olarak gören içkin bir anlayışı eleştiriyordu. Eleştirisinde de haksız sayılmazdı. Zira egemen pedagoji çocuğu yetişkin dünyasına karşı konumlandıran, ona karşı korumaya çabalayan bir savrukluğu hümanist bir tutum olarak dayattı. Bu dayatmanın ne tür bir tahakküm arayışından beslendiği ayrıca irdelenmelidir. Zira yetişkinlere yani ebeveynlerine yani anne-babalarına karşı koruma-kollama(!) altına alınanlar Arendt’ın ifadesiyle mahremiyetin koruyuculuğundan alınarak kamusallığın spot ışıklarına maruz bırakıldılar. Kamusallığın ışığına çağrı çocuğun korunması-kollanması için değil esas itibariyle şaibeli kılınan ebeveynlerin elinden velayetin alınarak devlete-iktidara devredilmesine karartma uygulama içindi. Hümanizm, pedagoji, çocuğun yüksek yararı işlevsel gerekçeler olarak kullanıldılar, kullanılıyorlar. Bugün de benzer bir tavır fantastik bir hal almaya başlayan eğitim gündemimizde beliriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fitilini ateşlediği gündem Bahçeli ve Başbakan Yıldırım’ın katkılarıyla bambaşka bir boyuta taşındı. Modern paradigmada yetişkinlerin tahakkümü altındaki azınlık olarak görülen çocuklar-gençler şimdi de kendilerine haince kurulmuş bir sınavın mağdurları statüsüne yerleştirildiler. En nihayetinde Bahçeli, ‘Türk Gençliğini’ hedef alan ve kim tarafından kurulduğu belli olmayan bu hain tuzağı bertaraf etmek için seferberlik çağrısı yaptı: “Üniversite sınavını kaldırmaya var mısınız?” Akıl, strateji, emek gerektiren mevzu getirilip cesaret işine bağlanıverdi? Varsa cesaretimiz sınavı kaldırabiliriz! Tamam da meselemiz ne zaman sınavın varlığı veya yokluğu oldu? Hangi ara böylesi bir hüküm ihdas ettik? Sınavı niye doğası itibariyle kötü bir şeye dönüştürdük? Gerekçemiz ne?

TEOG’daki belirsizlik sürerken üniversite için Bahçeli ve Yıldırım işi sınavın olmadığı, her isteyenin muradına erdiği bir yeryüzü cennetine bağladılar. Eğitimde kabaran bu ultra hümanist dalga her şeyi silip süpürecek gibi görünüyor. Çocuklara zorluk çıkardığı düşünülen her şey operasyona uğrayacak. Çünkü sınav gerilim, stres oluşturuyor ve eğitim sistemimizdeki temel sorun bu görülüyor. Dolayısıyla bize musallat edilen bu belayı def ettiğimizde gençler prangalarından kurtulacak, iki yüzyıldır kendisine istikamet arayan maarif sistemimiz şaha kalkacak deniliyor.

Dışardan bakan birisi faillerini ve nedenini çözemese de gençlerimizin sınava mahkûm edildiğini ve bu garip uygulamanın ibretlik bir vaka olarak sadece bizde yürütüldüğünü sanır. Allah aşkına bu neyin tartışması ve ne biçim bir düzey? Önceleri insanların mevzuyu iyi-kötü bildiklerini sanıyorduk. Geldiğimiz noktada Başbakanın ve Bahçeli’nin açıklamaları gösteriyor ki insanlar konuştukları mevzunun dibacesinden bihaberler. Alana ilişkin siyasetin bu kadar savruk olduğu anlar çok nadirdir Türkiye’de.

TEOG ve YGS-LYS üzerinden değişik vesilelerle altını çizdik ama tekrar çizmekte fayda var. Yerkürede iseniz yerçekimini dikkate almanız lazım. Suda iseniz suyun kaldırma kuvvetini gözetmeniz beklenir. Yokmuş gibi davranabilirsiniz ama bu yerçekiminin kalkacağı veya suyun kaldırma kuvvetinin kaybolacağı anlamına gelmez. Böyle yaparak bir şeyi yapamazsınız bu kesin!

Sınav, kolonileştirilmiş bir ülkeye sömürgecilerin yaptığı bir dayatma değil. Sınavın şekline ilişkin tartışmalar var, olması da doğal. Yarın da olacak, sonra da olacak. Sınavın varlığı zaten çoğu ülkede mevcut. Ancak özellikle abartılacak bir husus, abartılması gereken bir husus değil. Zannediliyor ki sınav olduğu için stres, gerilim var. Sınav kaldırılınca yükseköğretime geçiş, pürüzsüz bir hal alacak. Yok, böyle bir şey! Zannediliyor ki üniversite sınavına girecek adaylar için yeteri kadar kontenjan olursa her şey biter. Bu da yanlış! Kontenjanınız adayınızdan fazla bile olsa kaygı ve stres yine olacak, yine herkes istediği yere yerleşemeyecek. Ayrıca herkes istediği yere yerleşecek diye bir zaruret yok! MHP iktidar olmak istiyor diye seçimi mi kaldıralım? Kılıçdaroğlu başbakan, cumhurbaşkanı olmak istiyor ama seçim yüzünden olamıyor diye seçimi mi kötüleyeceğiz?

Türkiye’de bir tane cumhurbaşkanlığı, bir tane başbakanlık, sayılı bakanlıklar mevcut. O yüzden siyasete gerek yok, ülke gerilime-strese giriyor seçimi-çok partili hayatı kaldırıyoruz. Herkes cumhurbaşkanı, başbakan olacak demeye benziyor yaptığımız. Bu tür gerekçeler üzerinden seçimi gayrı meşrulaştırmanın anlamı var mı? Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar veya topyekûn siyasetin niteliği elbette seçim sisteminden etkilenir. Ancak meseleyi götürüp seçim sistemine hatta bizatihi seçim sisteminin varlığına bağlamak meseleyi ciddiye almamaktır.

Sınavın kaldırın yerine okul notları, olgunluk imtihanı, sözlü veya herhangi bir şey koyun. Türkiye’de sınavın varlığı ve meşruiyeti sahip olduğu gizemden değil somut, reel ve nesnel bir zaruretten besleniyor. Bunu görelim. Neden zaruret var. Çünkü herkesi yerleştirecek kapasiteniz olsa bile herkesi istediği yere yerleştiremezsiniz. Oysa herkes elde ettiğinden daha iyisini istiyor, daha üstte olanını istiyor. İstemesi tuhaf değil, yanlış değil. Niye bu istekte bir yanlışlık arıyoruz. Stresin olmasında da tuhaflık yok. Stressiz bir hayat sağlık belirtisi değil, tersine rahatsızlık belirtisidir. Şu an Türkiye’de yok yere var edilen bir krizle boğuşuyoruz. Yetişkinlerin himayesine, korumasına ihtiyaç duyar gençler. Dikkat edin yetişkinlerin himayesine! Yetişkinlik yaşla, başla ilgili bir şey değil. İşi cesarete getirip bağlayanlar yetişkin rolünden ziyade çocukların rolüne talip gibi gözüküyorlar. Eğitim mevzusunda bu bakış açısıyla ancak sorun büyütebiliriz. Bu ülkenin ne birikimi ne tecrübesi bu tarz bir söyleme layık değil. Söyleyen kişilerin konumları asla söylenen şeyi meşrulaştırmamalı. Söyleyen kişiden bağımsız söylenen şeye odaklanmalıyız ki söylenen sözler de alanın gerçekliği ile uzaktan yakından ilintili değil. Mevzunun mantığını kavramaktan uzak refleksif ve duygusallıkları dışında ele gelir tarafları yok.

Bu insanları tanımazsak bunlar kasıtlı yapılıyor diye düşüneceğiz. Eğitim meselesinde esas problemlere ulaşmamak için operasyon çekiliyor gibi. Sistemin kendisine odaklanmak yerine işlerliği ve meşruiyeti sağlanmış teknik boyutları yapboza çevirerek gündemi ve enerjiyi dağıtmak gibi bir hal var. Oysa Cumhuriyet döneminin ideolojik karakterdeki eğitim sistemi ana felsefesiyle, programı ve paradigmasıyla yürürlüktedir. MEB müsteşarın belirttiği gibi Cumhuriyet tarihi boyunca belirlenen amaçlara ulaşmak için yürürlüğe konulan araçlar üzerinde minimal değişikler yapılmıştır. Bugün de bu minimal değişiklere devam ediliyor. Hepimiz sistemin ana felsefesine değecek laflar etmekten uzaklaştırılıyoruz. İlginç olan husus şu ki bu ana felsefeden en çok muzdarip olan kesimlerin be minimal değişiklerin peşinde koşmayı, onları bir çözüm olarak benimsemeleri şaşırtıcıdır.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.