Ahmet Sever’in Abdullah Gül ile 12 Yıl ve İçimde Kalmasın Başlıklı Kitaplarının İncelemesi (4)

Bu arada Sever, hâlâ içeriden bilgi almaya devam ettiğini belirterek, kitaplarında yazdıkları gibi günü geldiğinde onları da açıklayacağını ortaya koyuyor. Bu durumda ilginç bir şey oluşuyor: Demek ki içerideki bilgileri dışarı sızdıran ve iktidarın zafiyet göstermesini isteyen “önemli yerlerde olan” kişiler şu anda daha hâlâ var! Bu da çok dikkat çekici. Tek adamın, diktatörün ve diktatörlük rejiminin olduğu iddia edilen bir yerde, iktidarın her şeyi biliniyor! Bu da yetmiyor, bu bilinenler yazılıyor, çiziliyor, kamuoyuna aktarılıyor. Ortaya çok şaşırtıcı bir sonuç çıkıyor: Başımızda diktatör var, sanıyorsunuz istediği an Stalin gibi muhaliflerini öldürüyor, ama bu diktatör içeriden bilgi çıkmasına engel olamıyor! Ne kadar zayıf bir diktatörümüz var!

Ayrıca ülkede “diktatörlük” yönetimi (s. 48) var, ama aynı zamanda bu gidişatı “demokrasi ortak paydasında” durdurmak (s. 18) da mümkün! Diktatör varken demokrasi nasıl oluyor?! Bu, gerçek dışı, tutarsız ve abartılı değerlendirmeler, aşırılık ve çatışma üretmekten başka bir işe yaramamaktadır.

Medya olayı

Yazarın muhalif medya tanımı da ilginçtir. Yazar, AK Parti döneminde Meclis’in yüzde 75’inin onayladığı “Başörtüsü yasası” sebebiyle Meclis iradesini hiçe sayan “411 el kaosa kalktı” manşetini atabilen medyanın artık bu anti-demokratik tavrını sürdürememesi sebebiyle “Muhalif medya bitmiştir” diyor! Bu medyanın AK Parti iktidarı boyunca nasıl muhalefet ettiğini herhalde yıllarca devlet yönetiminin içinde olan birisi daha yakından bilir. Erdoğan’a yeminli düşman muamelesi yapan medyaya tek laf etmeden “medya bitmiştir” diyerek savunma yapmak da bir başka çelişki olarak karşımıza çıkıyor.

Muhalefet olayı

Yazar gibi düşünürseniz muhalefet yok sanılır, hatta hiç iktidara laf söylenmediği, hatta hakaret edilmediği, muhalefetin hiçbir şeyi istismar etmediği, her şeyi düzgünce ve yapıcı biçimde eleştirdiği, bunun da ötesinde biraz daha bu açıdan bakarsanız Türkiye’de seçimlerin olmadığı, toplumsal destekle değil de yönetimde darbeyle gelmiş bir iktidar var sanılır! Bu durumda, tek adamlık iddiasında olanların siyaseten gerçek bir hareket ve lider çıkaramayan muhalefete yönelik bir düşünce getirmemesi, en hafifiyle komik oluyor.

İktidarın birçok yönü, liderlik, teşkilat ve politikalar bağlamında eleştirilebilir; ancak bu eleştirilerin alternatifleri yoksa, alternatif olmayı başaracak ve toplumu kuşatacak bir siyasi hareket, muhalefet liderliği, anlayışı ve politika üretme kapasitesi yoksa, siz istediğiniz kadar eleştirin siyasette ve toplumda karşılığı olmayacaktır. Gül konusundaki girişimlerde görüldüğü üzere “devşirme lider tipi” ile hareket etme noktasına gelen muhalefetin söz sahibi olmasını beklemek herhalde mümkün değildir. Vaatlerine baktığımızda ise yatırımlar bağlamında öne çıkan durdurma, yıkma ve ortadan kaldırma politikaları ise, bu muhalif zihniyetin iktidara gelmesi halinde neler yapacağına dair önemli ipuçları vermektedir.

Muhalefet ve eleştiri

Ülkede diktatörlük var, ama T24 gibi “seviyeli”, “gazetecilik ilkeleri konusunda son derece duyarlı” ve “bağımsız” haber siteleri de var (s. 225). Bu tespitleri ile yazar, “muhalefet susturuldu” düşüncesini kendi kalemiyle yalanlıyor. Çünkü “gazetecilik yapanlar için yer yok” demek bu söyledikleriyle çelişiyor. Bu durum hapisteki gazetecilerin durumu için de geçerli. Gazeteci kimliğine sahip herkesin gazetecilik yaptığı için hapiste olmadığı biliniyorken, ısrarla “gazetecilikten dolayı hapisteler” demek, amaçlı bir yaklaşımdan başka bir şey değildir.

Öte taraftan, bu ülkede iktidara yönelik suç unsuru içermeyen eleştirileri yapmak gerçekten engelleniyor mu? Yani, iktidarın politikalarını, uygulamalarını ve yaptıklarını hakaret içermeden eleştirenler gerçekten engelleniyor mu? Çeşitli gazetelere ve sosyal medyaya bakıldığında bunun böyle olmadığı açık ve somut biçimde görülmektedir. Burada, kendi düşüncelerinin hâkim olmayışından, toplumda karşılık bulmamasından ve egemen olmamasından kaynaklanan bir bastırılmışlık psikolojisinin dışa vurumu görülüyor. Eğer söylediklerinizde haklı olduğunuzu düşünüyorsanız söylemeye devam edersiniz, siyaset yaparsınız ve iktidar alternatifi olarak toplumu ikna eder, sandıklardan gerekli oyu alır, seçimlerden başarıyla çıkarak iktidar olur ve nihayetinde bu yanlışları düzeltirsiniz. Ama bunu yapmayıp sadece saldırıya dayanan düşünce ve siyaset üretiminin alternatif olmasını beklemek, hayalcilik olur.

Türkiye değil, uzay boşluğunda bir ülke!

Kitaplara baktığınızda, dünya sisteminin egemenleri tarafından sömürülmek istenen bir Türkiye’yi asla duymuyorsunuz. Çünkü yazarın ve kitabın ana düşüncesinin böyle bir derdi yok. Asla Türkiye’nin zayıflatılmasını isteyen dış güçlerden bahis yok! Tam bir Batılı kafası ile bu ülkeyi anlamaya çalışmak. Batılı gözlüklerle düşünmek, hareket etmek ve yazmak. Tam bir yabancılaşma.

Cengiz Çandar’ın Sultan Abdülhamid yorumu ve onu destekleyen yazarın tavrı olaya nasıl baktıklarını ortaya koyuyor. Sultan Abdülhamid’i kötüle (s. 186), Erdoğan’ı kötüle, ama kapsayıcı, etkili ve ülkeyi kalkındıracak siyaset üretecek hareket veya lider çıkaramayan siyasi muhalefeti adeta destekle! Aynı şekilde Çandar gibi bir tilki gazeteci-yazarın Türkiye’yi dünyadaki gelişmelerden habersiz okuması, ABD’nin Ortadoğu’daki faaliyetlerinden bihabermiş gibi Türkiye’yi değerlendirmesi de gerçekten ibretlik. Bu kitabı okuyunca kendinizi uzay boşluğunda bir ülkede falan zannedersiniz.

Dünya tutarlı, Türkiye dış politikada tutarsız!

Bu Batıcı zihniyet altında “tutarlılığı ve ilkesi kalmayan” (s. 200) bir dış politika iddiası ile aynı şekilde sadece iktidar suçlanır. Sanırım bu yaklaşımdan “Batı’nın sözünden çıkmayan bir Türkiye olalım ki ilkeli ve tutarlı bir dış politikamız olsun” demek istendiğini anlamalıyız. Batı’yı anlamak kolayken, kimi İslâm ülkelerini anlamak daha da kolay olur. Batı’nın oyuncağı olmuş İslâm ülkelerinin Batı ile ters düşmüş Türkiye’yi desteklemesini beklemek mümkün müdür? Elbette değildir! Ama yazar, yine küresel sistemin emperyalist egemenlerinin suyuna gitmediği için bu düzenin suyuna giden sözüm ona İslâm ülkeleri tarafından dışlanmasını Türkiye aleyhine yorumluyor!

Sorun ne Sultan Abdülhamid, ne Erdoğan’dır: Sorun Batı’nın zihniyetidir

Kitabın bir diğer iddiası şudur: Türkiye “çok kötü” yönetilmektedir (s. 199) ve suçlu bellidir: Tabi ki Erdoğan! Erdoğan olmasa her şey iyi olacak! Tıpkı Osmanlıyı yıkanların savunduğu gibi: Sultan Abdülhamid olmasa her şey iyi olacak! Oysa Sultan Abdülhamid gittikten 9 yıl sonra Osmanlı Devleti’nin yıkıldığını sanki kimse bilmiyor! Sultan Abdülhamid gitti istibdat bitti ve fakat o zaman neden Batı durmadı ve ardı ardına Osmanlı Devleti’ne içten isyancılar eliyle ve dıştan doğrudan askeri harekâtlarla ve işgallerle saldırdı? Sultan Abdülhamid ise Osmanlı Devleti’nin sorunu, neden Sultan Abdülhamid gittikten sonra devlet hâlâ saldırıya maruz kaldı? Sorun, nasıl o yıllarda Sultan Abdülhamid değilse, bu gün de Recep Tayyip Erdoğan değildir. Sorun, sadece ve sadece Batı’nın emperyalist, işgalci, sömürgeci ve yok edici zihniyetidir. İşte bunu göremeyenler, görmek istemeyenler veya Batı tarafından zihinleri kolonizasyona uğramışlar, sorunu Sultan Abdülhamid’te veya Recep Tayyip Erdoğan’da arar.

Küresel gerçeklerden kopuk bir kitap

Türkiye’de olup biten FETÖ olayını ve diğer ekonomik, siyasi, STK’lar, medya ve terör eliyle yapılan saldırıları görmeyip, sadece iktidarın yaptıkları üzerinden sürece bakınca yazar gibi yalıtılmış ve kopuk bir kitap yazmaktan başka seçenek kalmaz. Bu süreçte, küresel sistem üzerinden gelen o kadar önemli ve belirleyici operasyonlar, müdahaleler ve saldırılar var ki (Bunlar için Küresel Kuşatmaya Direnen Türkiye kitabına bakınız), bunların iktidarın politikaları üzerindeki etkilerini göz ardı ederek dar dairede bir iktidar eleştirisi yapmak, standart bilindik diktatör, tek adam falan filan klişelerini kullanmaya ve bu minvalde eleştiriler yapmaya yöneltir.

Eğer Türkiye AB’den uzaklaşmışsa, Batı’dan kopmaktaysa bunun Irak süreci, Suriye süreci, Mısır süreci, Kudüs/Filistin süreci ile hiç ilgisi yok mudur? Özellikle 2010’dan itibaren küresel egemenlerin yaptıklarını unut, her şeyi iktidara yık, Erdoğan’a da diktatör de; işte sen o zaman dünyanın en demokratik insanısın, insan hakları savunucususun, sosyal adalet temsilcisisin! Bunları, bu kadar çarpıtılmış biçimde, ancak Batı tarafından iğfal edilmiş zihniyetler söyleyebilir.

Hedef “Erdoğansız Türkiye Projesi”dir

İki kitap da, tipik olarak Türkiye’nin varoluşunu belirleyen çerçeveyi gözden kaçırıp kişilere ve kişilerin bireysel hatalarına yönelerek tüm iktidar pratiklerini olumsuzlayan bir anlayışla yapılan kötüleyici ve yıkıcı eleştirilerden oluşuyor. Herkes eleştiri biçimi olarak bir tercihte bulunabilir. Bunun yanında kitaplardaki eleştiri biçimi Türkiye’deki düşünce, siyaset, eleştiri ve muhalefet yaklaşımları açısından dikkate değer ipuçları veriyor. Entelektüel bir amacın öncelikli olmadığı kitaplar, bu anlamda “Erdoğansız Türkiye Projesi” için düşünülmüş metinler olarak karşımıza çıkıyor.

Bu proje yaklaşımı, kitapların vermek istediği düşüncelerden bir tanesi olan şu düşünce ile ilişkilidir: “Türkiye, eğer Batı’nın uslu çocuğu olursa uçuruma sürüklenmez!”

Hedef böyle olunca, özellikle ikinci kitapta, Batı’nın Truva atı FETÖ ve Batı’nın başarılı olamadığı için hayıflandığı 15 Temmuz Darbe Girişimi hakkında hiçbir şey söylenmez veya asla kötü bir şey söylememek için azami dikkat gösterilir ve bunlarla iktidarın koşulları, politikaları ve uygulamaları arasında da hiç bağlantı yokmuş havası verilir. İktidarı, yapay biçimde, gerçeklikten kopuk ve maksatlı olarak eleştirmek için bu tercihin yapıldığı veya yazarın FETÖ ile 15 Temmuz süreci hakkında olumlu düşüncelerinin olduğu iddialarında bulunmak mümkün olmakla birlikte, bunların takdiri okuyucularındır.

Zihniyet analizi için örnek kitaplar

Sever’in kitapları, düşünce biçimimiz ve zihniyetimiz bağlamında benim için önemli bir olanak sağlıyor: Türkiye’deki siyasal muhalefetin ve eleştirinin entelektüel kapasitesini ortaya koymak. Böylece incelememiz ile bu kitapların ve benzeri kitapların nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair bir metodolojik yaklaşım oluşturmak mümkün olmuştur.

Türkiye asla Mankurtlaştırılamayacaktır

Nihayetinde kritik, zorlu ve tehlikeli zamanlardan geçiyoruz. Bu süreçte, bir yanda varoluş saldırısı altındayken, öteki taraftan Mankurtlaştırılmış zihinlerin Türkiye’ye küresel işgal daveti yapmasına tanık oluyoruz. İnsan düşünmeden ve şüpheye düşmeden edemiyor: Yahû biz gerçekten aynı toprakların insanları mıyız!


[1] Erkan Çav, Küresel Kuşatmaya Direnen Türkiye: Vesayet-Operasyonlar-FETÖ-15 Temmuz-İstiklâl Mücadelesi, Piya Yayınları, İstanbul, 2017.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.