On parmağında on marifet desem belki abartılı olur. Bir çok tarafı nezaket ve münevverlikle doluydu desem galiba yerinde olur. Ama asıl tarafı vefa ve sevgiyle dolu bir evlat ve sanatkâr oluşuydu desem en doğrusu olur Defne Hanım için.

Bütün konuşmasında öne çıkan tarafı, derdini sevmesi ama onun altında ezilmiş gibi görünmesiydi. Yani değirmenin taşları arasında öğütülmüş güzel katıksız bembeyaz bir un kıvamında gibiydi. Hatta hayatın ızdırapları ve çelişkileri içinde pişmiş mis gibi kokan bir o kadar da nimet olan ve hürmete layık duran bir ekmek azizeliğiyle duruyordu masada babasını anlatırken.

O, içimizden biri ve mahallemizin Fahriye ablasıydı sanki. Davasının çilesini çeken, küfesi sırtında olan, ailesinin sevgilisi ve Düzce’nin aydınlık yüzü olarak oturuyordu kürsüde. Sadece kendi durağında göğe bakıyordu.

Kent soylu ve jakoben burjuvazinin şöhret adına moda rüzgarıyla etrafı kasıp kavurduğu fırtınasına kapılmamanın mütevaziliği sevecenliğini daha da artıyordu.

Bir tarafı mizahın izahındaydı. Diğer tarafı hicvin bile altından kalkamadığı kayaları bir tarafa atma uğraşındaydı.

Sahnedeki duruşu asildi. Performansı ve dinleyicilere verdiği intibaı ise sanata meta olmadığını gösterirken olmayacağının da teminatıydı.

Biz salondakiler onu dinlerken geçmişle barışarak geleceğe yelken açma tatlı telaşesini yaşıyor gibiydik.

Demiştik ya Defne Ilgaz asıl babasını anlatışında ve onun mirasını taşımanın haklı gururunu ifade edişte gizliydi. Onu anlatırken, bir tarafı mazinin güzelliklerini bütün sıkıntıları içinde yaşıyor, diğer tarafı ise o mirası kirletmeden ve kimselere kullandırtmadan geleceğe taşımanın haklı izzetini temsil ediyordu. Anlattığı kişi ise babası Rıfat Ilgaz’dı.  

Ki o; Hababam Sınıfı ile tanıdığımız, hep gülüp kahkahalar attığımız en sıkıntılı anlarımızda bile neşe kaynağımız olan romancı ve şairimizdir.

Ki o; şiirleriyle küçük duygulanımlar gibi görülmekte fakat büyük kitlelere hitap etmektedir.

Ki o; mizahla bir şeyler izah etmek, diyalektik bir yaklaşım sergilemek ve yergi ile toplumun problemlerine çözüm üretmekteydi. Bunu yaparken de asla şefkat ve nezaketi elden bırakmazdı.

Ki onun en büyük devrimciliği kalplerdeki kini, akıllardaki cehaleti ve toplumdaki sefaleti gidermekti. Başına ne geldiyse izimlerden geldi.

Ki o; hapishanenin, hürriyete giden yolları nasıl kapadığını anlatan  ve trajedisi mizahın gölgesinde kalmayan birisiydi.

Ki o; Cideli şairdi. Parmaklığın Ötesinden Karadenize olan hasretini dile getirirdi. Mahpusluk duygusunu gurbetlik ile birleştirirdi. Vicdanından gelen bir sesle ortak bir haykırışın sembolü olurdu. Mahpusların hissiyatına tercümandı. Hatıralardaki hayale sığınır; beden kapatılsa da düşüncelerin hapsedilemeyeceğini söyler; rüzgarın, rıhtımdaki gemiyle beraber şairin düşüncelerini de memleketine götüreceğini ifade ederdi.

Ki o; Parmaklığın Ötesinden ısrarla söyleyecek sözünün olduğunu haykırır. Dışarıdakilerin trajedisini çıplak ve realist bir şekilde anlatan içerideki şairlerin en iyilerinden biriydi. Foucaoult’nun da ifadesiyle hapishanenin suçlu ürettiğini savunurdu.

Ki o; 1990’lı yılların Türkiye’sinde DGM’de mahkumların zincirle sorguya getirilmesi hadiselerinin benzeşikliğini 45 yıl öncesinde mahpusluk hayatında ve yazdığı şiirlerde dile getirdi.

Ki o; devrini eleştirirken mizahi bir tanımlama yapardı. Tutuklulukla onurların kırılmasının sebebini kitap okuma ve yazmaya bağlardı. Mahpustakilerin, yani kapana kıstırılmış olanların durduğu noktayı anlatırdı. Bütün bu tutsaklıklara karşı şairin takındığı tavır, sanki 1800’lü yıllarda Shelley’in sizin itaatkar hizmetkarınız değilim itirazı kabilindendi.

Ki o; tutsaklıktan hürriyete geçişin sevinç göstergelerini de anlatırdı. Ama kısa bir sessizlikten sonra dışarıda olmanın şokunu atar ve gerçekçi bir bakış açısıyla mahpusluğun bütün mahrumiyetine rağmen kendisinin fikrini değiştirmediğini söylerdi. Konuşmalarının suç olduğunu ve eskiden de böyle konuştuğunu ima eder. Aynı zamanda etrafını örgütler ve cesaretlendirirdi.

Ki o; daima mücadeleci bir yaşamı severdi. Bu mücadelesinin unsurlarını, neyle nasıl mücadele edeceğinin ip uçlarını okuyucusuna verirdi. A. Kadir’e atfen yazdığı Şiirde ilhamında, kelimelerin özgürlüğün ilk aşaması olduğunu söyler. Yaşamın bütün boyutları; arkadaşları, sürgünü ve hapsi yani hepsini şiirde bulur. Bu nedenle sadece nesirle değil aynı zamanda nazımla da anılmak arzusuydu.

Ki o; Şükran Kurdakul’a hitaben yazdığı Sahipsiz şiirinde ise Anadolu’nun sahipsizliğinden ve bu nedenle de yaşadığı düşsel travmalardan bahsederdi. Hapis sonrası şiirine yansıyan bu gözlemler onu içeride yaşadığı dramdan daha fazla müteessir ederdi.

Ki o; yazdıklarıyla hep tebessümlü bir çehreye sahip olmamızı sağlayan bir şahsiyeti hatırlatırdı bize. Ancak iktidara, kayıtsız bir itaate itiraz eden ve mücadelesinden vazgeçmeyen bir şairdi her zaman. Ne Nâzım Hikmet kadar sert ve pervasız, ne de Sabahattin Ali kadar ürkek ve yalnızdı. Hababam Sınıfı ve benzerleriyle sürekli insanları güldürürdü. Ama bu gülüşte hiç kimse gülünç duruma düşmezdi.

Ki onun şiirlerindeki mizah güldürmeyen bir izahtır. Gözlemleri bütün çıplaklığıyla hakikati yansıtır. Durum tespitlerinde yergiyi kullanırken etrafı ürkütmez. Şiirlerinde pek mısra-i bercestelere rastlanmaz. Vaka ortak olduğu için kelimeler birbirini takip eder.

Ki o, asi bir evlat, hastalık derecesinde kıskanç bir koca, dayanılması tarif edilemez acı veren bir baba ve sürekli korunması imkansız gibi huysuz bir dosttu. Ama vefasızlığına şahit olunmadı. Bütün nazı, eşi Afet hanımaydı. Yalnızlığını ve huysuzluğunu daima otel odalarında giderirdi. Galiba bu otel odaları onun yazı üretim merkezi gibiydi.

Ki o; Rıfat Ilgaz!

1923 ile başlayan bir anlayışın tamamen yanındaymış gibi görünen ancak nazlı cumhuriyetin yanında olan despotik rejimin de tam karşısında durandı. Bir çok şair ve romancının tespit ettiği ama yanlış hedefe ok attığı istibdat-ı mutlakın günümüze kadar devam eden boyutlarının ip uçlarını eserlerine taşıyan adamdı.

İşte böyle bir Rıfat Ilgaz’ın nazenin ve şöhret Afettir gerçeğini bilen kızı Defne Ilgaz hanımefendi salı günü Düzce Üniversitesi’ne teşrif etti. Sahnedeki bütün performansıyla “babamın kızıyım” dedirtti. Öyle kalacağını da herkese vadetti.

Armut dibine düşermiş derler, doğrudur. Mum dibine ışık vermezmiş ise her zaman doğru değildir. Bunun ispatı ise Defne Ilgaz hanımefendidir.

Bu arada moderatör Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim elemanı Fatih Alper Taşbaş’ın ve öğrencisi konuşmacı Kübra Asena’nın nitelikli performanslarının ve donanımlı sunumlarının da hakkını vermek lazım.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hüseyin ZAVALSIZ 2018-04-21 00:27:23

Yazarımızın kalemine ve gönlüne sağlık inşAllah Rıfat Ilgaz gibi sanatçıların kıymetini biliriz ve halk olarak sahip çıkarız eseri olan Hababam Sınıfı'nı hala seyrederiz Mekanı cennet olsun inşAllah

Avatar
tahsin özyamak 2018-04-21 08:02:36

Günaydın. Bize bırakılan, bizim çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras yaşama kattığımız değerler olmalı. Defne Hanımın aldığı bayrağı gurur ve başarı İle taşımaya devam ediyor olması herkese nasip olmayacak ne güzel bir mutluluk. Bir o kadarda sorumluluk veriyor. Bizlere köprü olduğunuz içinde sizlere de teşekkür ediyorum.

Avatar
Ölmez 2018-04-21 10:18:55

Defne Ilgaz ı sunucuları programda emeği geçenleri bu yazıyı kaleme alıp o anı katılmayan bizlere yaşatan hocamı tebrik ediyorum.

Avatar
Veysel 2018-04-21 11:39:29

Cumhuriyet dönemimizin toplumcu gerçekçi yazarlarmızından toplumcu gerçekçi yalnızlığına yolculuğu ne de güzel anlatıvermişssiniz. Her hafta köşe yazısı adı altında edebiyat,sanat,tarih vs gibi konularda aydınlanıyor olmamız çok güzel. Hep derler ya sanatçı toplumuna yön vermeli,ışık tutmalı diye işte belki de ondandır;Sanatçılarımız öldükten sonra yetişebiliyoruz onlara. Sanatı ve sanatçıyı gününde anlayabildiğimiz umutlu günlere bir çakmakta siz çakıyorsunuz. Ateşiniz kaleminiz daim olsun.