ÇOK GEÇMEDİ… büyük annelerimizin ve büyükbabalarımızın, dedelerimizin, yakın atalarımızın hayatları üzerinden. Fakat bir zaman içinde kaç zamanlık değişimi yaşadık?! Bir çağın tabiatını, tabiatı gereği değişimini, yaya ve her sürece dokuna dokuna değil, adeta uçarak ve oluşlara tanık olamadan, topuklarımız yere basmadan yaşadık. Bir çağ değil bin çağ yaşamış gibi bir yorgunluğumuz var o yüzden. Neyi neyle değiştik, bilmiyoruz. Hayatımız bir oturursa biz de oturup anlayacağız. Hakim olan ötekinin ve kendine hakim olamamış bizlerin emrivaki kıyameti gibiydi yaşadıklarımız. Şimdi ömürler kendine tosladı. Ahiret gününe hazırlık provaları gibi, “henüz- buradaki” yüzleşmeler birer ayna gibi dikildi önümüze.

“Her şeyin, hem de bu kadar değişmesini istiyor muyduk?” sorusu indi ciğerimize. Gözlerimiz kendimizi arıyor. Kendimizi soruyoruz biraz eskimiş kapılarda. Bir kuzine sobasında. Çinko çaydanlıkta. “Organik mi?” sorusunda. “Doğal değil…” mızmızlığında. Ve en çok ta dışarı taşıdığımız evlerimiz olan “cafe”lerin eskitme eşyalarında ve yakın geçmişin resimli hatıra defterini andıran objelerin arasında…

ŞU GÜNLERDE…eski bizi arıyoruz. Ne çabucak eskitiverdiğimize şaşıyoruz. Halbuki hiç eskimiyoruz! Bir şeyin özü sağlamsa bir türlü eskimeyişine, değişime “bana mısın?” dememesine, fani iken nasıl da bekasına hayret ile bakıyoruz.

MESELA…Anneannemin sofraları gerçekten gökten inerdi. Misafirle beraber, hem de habersiz...Anneannemin veya babaannemin misafir geldiğindeki heyecanlarından anladığım kadarıyla misafir; Allah’ın bizi ziyarete gelmesi, hatırımızı sorması gibi bir şeydi zaten. Dedeler misafir getirmekle sorumluydu camiden. Zaten sofraya hep ev halkının sayısından daha fazla sayıda kaşık konulurdu. Ne olur, ne olmazdı. Hala bir türlü büyümemişsek te, biz küçükken… O zamanlar cep telefonu yok, ev telefonu yok... Allah’ın cezası, şu an neredeyse organımıza dönüşmüş olan doğru dürüst hiç bir teknik araç yokken hayatımızda…Önceden haber vermek, “müsait misiniz?” demek dahi yok. İnsan insana hep müsait o vakitler. Sofra kurulu, sofra yeryüzü gibi… Hayatlar hasadı gelmiş duvarsız, çitsiz bahçe gibi birbirine açık... Evlerin kapıları göstermelik adeta. Hep beraber üşümeyelim diye var o kapılar bir. Korkmayalım diye var ayıdan, kurttan. İnsandan değil…Hem. İnsan insanın kurdu değil. İnsan insanın kuzusu. Ben sadece annemin değil, anneannemin, babaannemin, teyzemin, halamın, amcamın, dayımın da kuzusuyum. Hele babamın…Sen de…O da. Git sor istersen.

O ZAMANLAR…Ne diyordum. Anneannemin sofraları gökten inerdi. Misafirleri de… Anlık sofralar kurardık. Balcan/patlıcan eriyiverirdi sekiden zıplayan tabakların içine. Et illa lokum gibi pişer. Ne ara pişer, sana-bana-hepimize, hatta karşı komşuya düşer bilinmez. Çarşı ekmeği ağarır, Hızır eli değen pekmez kızarır. Şeytan küplere biner. Emek ve bereket başköşede bütün dünyaya hükmeder gibi mutlu. Adalet insandan umutlu. Besmele ekmek, hamd su. Sofrayı kuran kaldırır. Kurmayan o değilden elini yıkamaya gitmişken bir de abdest almakta oyalanır… Olsun. Elimize mi yapışır denilir. Gülüş oynaş varsa çay, yoksa ot demlenir. Sevgili İsa as’ın kulakları çınlar. Gökten inmiş siniye yansır gülümseyen hayali.

Bir de anneannemin kerpiç duvarlarında biz... Her bayram gönderdiğimiz bütün "tebrik kartlarını" sırasıyla bulabilirdik senelik ziyaretlerimizde. Raptiyelerden pençeleriyle yaşlanmayan bir vefaya tutunan kuşlar gibiydi tebrikler. Hepsinin arkasında “Bayramını tebrik eder, ellerinden öperiz.” Yazardı. Çok şekil cümlelerdi fakat ne de özlüydü mübarekler. Kiminde şehir silueti, kiminde kafa kafaya vermiş reçel gülleri olurdu. Bir de İstanbul’un gerdanı olurdu boydan boya kiminde…


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.