Hayatım boyunca komplo teorilerine hiç prim vermedim. Komplo teorilerinin benim için en pratik faydası, zihne egzersiz yaptırmasıdır. Bunun karşısında “acaba komplo teorilerinin gerçek olma ihtimali düşünülemez mi” şeklinde akla bir soru gelebilir. Bu soruya farklı şekillerde cevap verilebilir.

Birinci cevap; hayır hiçbir şekilde gerçek olamaz biçimindedir. Ama gerçekten teorinin gerçekliği olamayacağını nereden biliyoruz? Bu durumda “hayır” cevabının garantili bir şekilde verilemeyeceğini söylemeliyiz. O halde komplo teorilerinin gerçekleşme ihtimali var mı diyeceğiz? Pekala mümkün. Hatta kimi fanteziye kaçacak yorumlara baktığımız zaman, dünya güçlerinin –ki bu ilk başta Amerika ve İsrail gibi ülkeleri çağrıştırır- filmler, belgeseller ve haberler yoluyla hayali ve kurgu teoriler ortaya koyduklarını; bu teorilerin bir müddet sonra gerçekleştiğini buyurmaktadır. Açıkçası tamamen imkansız diyemeyeceğim.

Peki o halde komplo teorilerine niçin prim vermediğimi soracaksınız. Bir kere sürekli zihnini komplo teorileri üzerine yoran kişilerin, bir müddet sonra paranoid bir kişiliğe sahip olduğunu görmekteyiz. Artık dünyayı normal akışı içinde algılayamadığı gibi, herşeyi olağanüstülükler ve gizli el teorileri ile açıklamaya girişmektedir. Daha doğrusu kelimenin sosyal bilimsel anlamıyla “açıklama”ktan uzaklaşmaktadır. Bu zihin yapısının bir müddet sonra “zaten her şey dışarıdan kurgulanmış ve o kurgu işlemeye devam ediyor” mantığıyla yaklaşımlarından dolayı, kendilerine “özne”lik alanınını da tıkamaktadırlar. Yani tarihe bir özne olartak girme tavrından kaçınmaktadırlar. Zira işler zaten kurgulayanların istedikleri gibi gerçekleşmektedir. Bu zihin yapısı bir müddet sonra Amerika’yı her şeyi gören, bilen bir “Tanrı” gibi konumlandırmaktadır.

Ben kendimi her olayı ciddiye alarak, ardından genel gözlemler ve araştırmalar üzerinden toplumsal karşılıklarının olup olmadığını sorarak ve nihayetinde bilgileri toplumsal olguların destekleyip desteklemediğini öğrenerek, komplo teorilerine gerek duymadan korumaya çalışmaktayım.

Bu aslında tarihte İbn Haldun’un getirdiği yönteme benzemektedir. Bilindiği gibi İbn Haldun, kendisinden önceki tarihçilere eleştiri getirirken, tarihsel olayların olabilirliğini “ictima hadiselerin doğası” şeklinde isimlendirdiği sosyal olgu ve durumlarla test etmektedir. Bu, kanaatimizce günümüzde daha çok önem taşımaktadır. Zira Baudrillard’ın da vurguladığı üzere, özellikle iletilim araçlarıyla gerçeklik yeniden yaratılmaktadır.

Şimdi gelelim deizmle ilgili meseleye. Konuyla ilgili önüme gelen bazı yazı ve analizlere baktığım zaman, önemli bir kısmı deizmi Amerika ve küresel aktörlerin bir oyunu, toplumumuzda yaymak istedikleri bir fikir olarak nitelemektedir. Bu yaklaşımın bir gerçekliği olabilir; inkar etmiyorum.

Ancak bu yaklaşımın önemli bir riski vardır. Şayet deizm dış güçlerin bir oyunu olarak yayılmaya çalışılıyorsa, herkes bir anda “Elhamdülillah korkacak bir şey yok” diyerek komplo terilerini yoğunlaştırıyor. Dolayısıyla bunun toplumsal karşılıklarını, ne durumda olduğumuzu hiç sorgulamıyor. Hatta Amerika’ya veryansın ederek içini rahatlatıyor.

Ben ise meseleyi anlamaya çalışıyorum. Zira bir şey biz inkar ettik diye yok olmaz. Geçen yazımda elimizde deizmle ilgili kapsamlı bir sosyolojik araştırma olmadığını; dolayısıyla bu konuda bir sonuca ulaşılamayacağını belirtmiştim. Ancak bir probleme vurgu yapayım; ortada yaygın ve örgün öğretimde sağlıklı din anlayışlşarı ve gençlerin yetişmesiyle ilgili problemleri herkes kabul edecektir. Bu probleme odaklanmamız gerektiği kesindir.

Sorunu görmek önemlidir. Ben sorunu anlatıyorum. Müslim Gürses’in şarkısında geçtiği gibi “adını da siz koyun”.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.