Bizde deneme çok sevilir. Yazı ve Editörlük kursumuzda en çok ilgi gören edebiyat türü, diyebilirim ki denemedir. Bir yazarın, herhangi bir konu hakkında şahsi görüş ve düşüncelerini iddiasız, kesin kurallara varmaksızın anlattığı yazı türüne deneme diyoruz. Denemeye eskiden ‘kelâm denemesi' denilirdi. Yazar denemeyi yazarken, konu ile ilgili (siyaset, edebiyat, felsefe, bilim, sanat) kendi duygu ve düşüncelerini araştırır, eleştirmesini teklifsiz ve samimi bir dille yapar. Deneme'nin Batıdaki ve bizdeki tarihine girmeyeceğim ama başlıca deneme ustalarımızı ismen anmak isterim: Ahmet Rasim, Ahmet Haşim, Nurullah Ataç, Refik Halit Karay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Suut Kemal Yetkin, Cemil Meriç, Mehmet Kaplan, Mehmet Çınarlı, Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Sabahattin Eyüboğlu ve Salâh Birsel ilk anda akla geliveren isimler.

Merhum Ahmet Kabaklı'nın Gönül Seheri'nden çarpıcı satırlarla başlayalım: “Dar görüşlü, dar kafalı, maddeci ve inkârcı kimseler size mideden, paradan, hırstan, onu bunu kıskanmaktan, kan dökmek ve çok yemekten başka hakikat olmadığını söylüyorlar. Biz ruh ve sevgiye inananlarsa, size diyoruz ki: En yalan şey, en geçici, en tükenici ve hasta edici şey; midedir, paradır, maddedir. Ufkunuzu geniş tutun! Ölümsüz ve tükenmez olanı arayın! Bu gününüz, böyle yüce bir himmet talebine başlangıç olsun!”

         Deneme yazarı bazen ezberleri bozandır, bilinenleri düzeltendir, yapılmış haksızlıkları tashih edendir. Meselâ Mehmet Aycı Şehir Mektupları'nda, Yahya Kemal'den beri bilinen nükteli görüşü bir yana bırakır ve ‘Ankara'ya dair şöyle der: “Ankara Türkiye demektir. Bu sadece ülkenin başkentinin o ülkeyi temsiliyle sınırlandırılamayacak kadar keskinliğe sahiptir. Bugün Kuzey Balkanlardan Uzak Asya'ya, Kırım'dan Afrika kıyılarına uzanan muhteşem coğrafyada Ankara ismi bir kutup yıldızı mesabesindedir; söylenmesi ve duyulması bile kalbe sıcaklık, göze ışıltı vermektedir.”

         Doğrusu ülkemizde son yıllarda yaşadıklarımız ve Ankara'daki siyasi otoritenin, onurlu idarecilerin, mazlumların hâmisi ellerin ve dik duruş sergileyenlerin şahsında Ankara âdeta İstanbul'dan sonraki ikinci göz bebeğimiz oldu. Nitekim kanlı ihanet örgütü, 15 Temmuz'da önce bu iki şehri vurmak istedi. İstanbul ve Ankara'yı. Ama şükürler olsun ki, birer lokomotif olan bu şehirlerimiz, diğer 79 ilimizi de peşlerine takarak millî bir destana imza attı.

         Cansaran Kızıltaş Aslında Hüzün ve Hep İstanbul kitabında “Bir Harf”ten yola çıkar ve uzun bir seferberlik hali yaşar. Peşine takılıyor ve okuyoruz: “Ve harfin suyla macerası… Bir harf düştü kaleme; kelâmın içinden. Yaz dedi. Harf sordu, ne yazar ne söylersin. Göllerde misin ki gözyaşı dökersin. Harf dile geldi; kimsesizim, dertliyim kamışlıkta benim sesim. Kelâma kalem olmaya geldim. Kalem durdu ağaçlıktaki aslından nefes verdi. Ve harf dile geldi. Ak sayfalara bak! Ak kelimeler yaz dedi. ‘Biz sana söylemedik mi? Biz sana vermedik mi? Hadi oku! Hadi söyle!' dedi rüyası.”

         Harften damlaya geçiyoruz. Bu defa Özcan Ünlü Kalbin Ne Marka'da suyun hikâyesini bize anlatır: “Nehrin kaderidir denize kavuşmak… Uzun ve yorucu seyrinin sonucudur. Eğer kaynakla umman arasındaki yol değişmez bir doğru üzerinde, sıradan bir güzergâh olsa idi, suyun imtihanına ne gerek kalırdı ki! Vururdu başını taşlara… Ya delip geçerdi sarp kayaları yahut atardı kendini dev uçurumlardan…”

         Mustafa Özçelik, Şairin Şiirle İmtihanı'nda yakılan türkülerimizi anlatır bize. Türkünün dünyamızdaki engin yerine dikkat çeker ve şöyle devam eder: “Türküsüz kaldık. Onlar hep vardı ama; biz onlardan uzaklaştık. Kimi zaman küçümsediğimiz bile oldu. Oysa onlar, bize aynı zamanda mazinin konuşan hatıralarıydı. Hatırasız, sevdasız ve yalnız kalmak istemiyorsak, tarihi şahsiyetimizin mana ve hüviyetine yeniden dönmek istiyorsak insanımızın hayatına bakarken ‘türkülerle merhaba!' demenin vakti gelmiş demektir.”

         Leylâ İpekçi Güzelin 1001 Yüzü'nde ‘ güzel'i şöyle târif ediyor: “Gerçek anlamda güzel O'dur ve güzellik O'na ait. O'nun güzeli sevmesi, güzelin sevilecek bir değer olması, bize kendi ‘güzel'lerimizi ifade etmek sorumluluğu yüklüyor. İnsanın yaratılışı aşk üzere olduğundan, güzelleşme serüvenimizin her aşaması, O'nun aşk sanatını anlama ve anlamlandırma çabasıdır biraz da.”

         Bir başka hanım yazarımız Senem Gezeroğlu, Zaman Dursun İstedim'de vakitten dem vuruyor. Bu kavramın içini açıp bize gösteriyor: “Tamam o hâlde, kalbinde duruyorum. Yetmez. Kalbimi de durdur. Madem gideceksin, saatlerin kalbini de on ikiden vur. Öyle deme. Ben, gitsem de hayat devam edecek, saatin işleyecek. Yanılıyorsun. Akrep ve yelkovan arasındaki açılar büyürse acılar da büyür, bilmiyorsun. Biliyorum ama ben bu öykünün içindeyim, kalbindeyim, bu bile yeter bence.” Cevat Akkanat, Veli Dalbudak ve Yaşar Koca'nın da okunası denemeleri var, lâkin yerimiz doldu. Şiirden, fikirden yorulduğunuzda size  denemeyi tavsiye ederim aziz okuyucular. Deneme salı, hadiseler yüzünden yorgun düşen beden ve zihinlerimizi her zaman huzurlu, sâkin, dingin ve güvenli limanlara ulaştıracaktır, bu sözüme inanın. Sağlıcakla kalın.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.