Okyanusun dibinde, deniz fıskiyesi nam bir hayvan yaşar. Birçoğumuz belki adını bile bilmeyiz ama su hayatı döngüsünün dişlilerinden biri işte. Adını bilmediğimiz daha pek çok hayvan var ya, deniz fıskiyesinin özellikleri, aramızdaki bazı insanlara benzediği için yazının girişini de onların varlığı ve yaşam biçimi oluşturuyor.

Omurgasız ve küçük bir deniz canlısıdır bu hayvanlar. Doğduktan sonra ilk birkaç günlerini bir kurbağa yavrusu gibi hareket ederek geçirirler. Larva evresindeyken kuyruklarına bağlı bir beyin sayesinde hareket ederler ve bu sayede yüzgeçlerini hareket ettirip kendilerine yön tayin ederler. Son derece hareketli, cıvıl cıvıl, her yerlerinden hayat fışkıran bir içgüdüyle, özgürce dolaşırlar. Bütün hareketlerinin sebebi ömürlerini sakince geçirecekleri bir barınak bulmaktır. Bu süreçte beyinleri, onlara sakin bir liman, ömürlerini geçirecekleri korunaklı bir mekan bulmada yardımcı olur. Yapışacak bir kaya parçası bulduktan sonra artık yön bulmaya ihtiyaçları kalmadığı, yerleşik hayata geçtikleri için ilk fırsatta beyinlerini yerler. Bütün ihtiyaçlarını karşılayacakları bir sığınak bulur bulmaz neden beyinlerini yer bu hayvanlar? Belki başlarına iş açmamak için, belki –olur ya- kafaları eser, üzerine yapıştıkları kayadan daha iyisini aramaya yönelik ayartıcı bir yönseme akıllarını çeler diye… Aslında, korunaklı bir sığınak bulduktan sonra beynini yemek bir bakıma, tercih fazlalığından kaynaklı ayartılmayı da engellemiş olur. Sözün kısası, deniz fıskiyeleri, artık bir beyne sahip olmadıkları için, önceki yaşamlarına göre daha duru bir ömür geçirirler. Beyinlerini midelerine attıktan sonra, kalan ömürlerini sırt bölgelerindeki sinir uçlarının yardımıyla sürdürerek risksiz, endişesiz, rahat bir hayat yaşarlar. Yolculuk riski ortadan kalktıktan sonra, rutinin o kendine özgü mayıştırıcı özelliğine kapılmayan çok az canlı vardır her halde? Neyse, biz asıl meseleye gelelim.

Deniz fıskiyelerinin hayatını okuyunca insanın aklına Türkiye’de her yıl on binlercesinin sığınak bulmak için okul kapılarına yığıldığı her yerinden zeka fışkıran çocuklar geliyor. Yazık ki Türk eğitim sistemi bu çocuklara beyinlerini sadece korunaklı bir liman bulmak ve onu bulduktan sonra da sahip oldukları her şeyden vazgeçme üzerine kurulu. O Tanzimat’tan günümüze kadar ha bire değişen, sadece yönetimden yönetime, bakandan bakana değil müsteşardan müsteşara, hatta genel müdürden genel müdüre kadar bile sürekli biçimi farklılaşan ama özü hiç değişmeyen o anlı şanlı eğitim sistemimiz… Yıllara göre, mevsimlere göre, hatta belki bazen bir sömestrden ötekine müfredatı değiştirilen, kökeni, kaynağı, bünyesi, işlevi asla bilinemeyen, kimin getirip oraya koyduğu, neye hizmet ettiği hiçbir zaman çözülemeyen eğitim sistemimiz… Altı yaşından başlayıp neredeyse otuzuna kadar beynini sonuna kadar kullandıran, fakat hep bir kayaya yapışmanın, hep bir yere tutunmanın, hep bir şeyleri elde etmenin aracı kılınıp, bunun dışındaki bütün değerleri dışarıda bırakan eğitim sistemimiz… Daha fazlasının, daha iyisi olduğuna, daha çok soru çözmenin daha bilgili kıldığına inanılan, daha iyi bir meslekten daha iyi para kazanıldığına, daha iyi para kazanıldığında daha müreffeh, daha mutlu bir hayat yaşandığına inandıran kutlu sistemimiz… Arzuyu, yetinmenin önüne geçiren; yaratma gücünü bile arzunun emrine verdiği için, her şeye sahip olsalar bile istemeye devam ettiren; çocukları, gençleri isteme manyağına dönüştüren eğitim sistemimiz… İstemenin bir yere, bir kayaya, bir mekana, bir duruma yapışık obez kipleri… Oysa istemek, her zaman talebi karşılamanın bir adım ötesinde olduğu için tuzlu su misali, beynin bağırsaklarını ishale boğar, onu sulandırır ve asudece öldürür. Zaten dilimizde buna uygun deyim de var: Kapağı atmak… Türkçede kapağı atmak, bir işe girmek, bir mesleğe mensup olmak, ama aynı zamanda onun rutinine tabi olarak beyninden vazgeçmek anlamına gelmiyor mu? Bizde ilkokuldan ortaokula, ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye, üniversiteden meslek hayatına her geçiş bir ‘kapak atmak’tır ve bu tamamen oraya, o kayaya tutunmanın hayatını kurtarma anlamına geldiğine dair son derece yanlış bir anlayıştır. Beynin tek bir alan dışında işlevsizleştirildiği bir eğitim sisteminden ne hayır gelir?

Hasılı, nesil yetiştirmiyor, deniz fıskiyeleri yetiştiriyoruz. Sözüm ona amaçlarına varmak için beyinlerinin bütün maharetini ortaya koyan, oraya vardıktan sonra beyinlerini sulandırıp yiyen, geriye kalan hayatlarında yapıştıkları mevkilerden, makamlardan sağa sola kaymamak için düşünmeyi bile bırakıp, gerekirse başkalarının hayatlarını kaydırmaktan bir an bile tereddüt etmeyen deniz fıskiyesi toplulukları olmaya hazır sayısız nesil yetiştirdik bugüne kadar… Tam da koşması gereken yerde yorulan, tam da başlaması gereken yerde bitiren iç dünyalar… Yazık…

Duyduğumuza göre sadece çekirdekten değil, doğuştan eğitimci olan Prof. Dr. Ziya Selçuk’un bir şans olduğunu söylüyor çevremizdekiler. Eğitim camiası söz birliği etmiş gibi “sistemi dönüştürürse bir tek o dönüştürür, o da yapamazsa geçmiş olsun…” diyorlar. Eğitim bir ekip işidir gerçi. Okulda başlayıp bitmeyen, hayatın bütününü kapsayan bir süreç için umutların bir kişiye bağlanması kadar abuk bir şey yok ama ne yaparsın umut fakirin ekmeği işte. Dileriz o da öncekiler gibi yıkık enkaz malzemesinden yeni bir bina inşa etmeye kalkmaz. Bazen de her şeye yeniden başlamak, başlama biçimlerinin en doğrusudur, ne dersiniz? Keşke her başlangıcın nihai yargısını sonuçların verdiğini bir öğrensek?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Okan Özgün 2018-07-18 01:05:28

Hocam tespitleriniz harika

Avatar
Yunus 2018-07-18 10:45:26

MEB felsefesini özetleyen harika bir yazi. Aslinda çözüm kutlu bir cümlede sakli "iki günü eşit olan ziyandadir"

Avatar
Yasin 2018-07-18 12:41:01

tespitler güzel ancak biz uygulanabilir çözüm önerilerini de beraberinde sunmalıyız diye düşünüyorum. mesela n. topçu'nun ifadesiyle "muallim meselesi, maarif davamızın ana meselesidir. maarifi yapacak olan muallimdir.

Avatar
Ebru 2018-07-18 12:42:14

Hocam sistem ancak bu kadar guzel anlatilabilirdi

Avatar
Meryem 2018-07-18 13:45:25

Çok haklısınız hocam,kaleminize sağlık güzel bir yazı olmuş.Artık deniz fıskiyesi gibi davranmaya zorlayan insanlara ,sisteme bir dur demek gerekiyor.

Avatar
Yaşar Yıldız 2018-07-20 12:39:26

Edebî bir dille kaleme alınmış güzel bir yazı olmuş, teşekkürler kıymetli hocam.

banner623

banner624