Birkaç gün önce, Irak’ın Süleymaniye kentindeki karmaşayı aşağılardan yükselen homurtulu bir ses kesti: ‘Durun, ne yapıyorsunuz’ der gibi bir hatırlatma, bir kendine gelmeye davet… Gençler arasındaki amansız, dur durak bilmeyen bir kavgayı, büyüklerden birinin avazıyla ansızın kesmesi; o sesin şokuyla insanların bir an için durup, başlarını elleri arasına alarak ‘ne yapıyoruz biz?’ demesine fırsat verircesine o malum depremin sesini duyduk, üzüldük. Ama bir musibet bin nasihatten evla değil miydi?

Yeryüzünün huzursuzluğudur deprem; derinlerde bir şeylerin oturmamışlığının, oturması için negatif enerji harcanmasının simgeleştiği bir doğa olayıdır; tamamlanmamışlığın, eksikliğin ve eksikliği gidermenin faturası olduğunun mekânsal karşılığıdır. Tıpkı bedenin uzuvları arasında ritmi bozan organlardan birinin ağrıyarak daha büyük bir hastalığı haber vermesi, beyne sinyal göndermesi gibi, depremler de sarstıkları coğrafya insanlarının dikkatini bir kez daha ‘muhtemel bir tehlikeye’ dikkat çeker: Sosyal, manevi bir hastalığı haber verir depremler. Velev ki öyle olmasın, sadece yer kabuğunun esnek dokularından biri, inceldiği yerden kopmuş olsun. Ama değil mi ki beşeriyete ölümü bir kez daha hatırlatır, dünyanın insana değil Allah’a ait olduğunu, yeraltından kesin bir muhtırayla bildirir; yetmez mi?

Depremin de bir dili vardır ve o şöyle der: Ey insanlar, ey insanlık nedir bu yaptığınız? Bir avuç kaya için incittiğiniz canlara değer mi? Bakın, Allah’ın iradesinin küçük bir dokunuşuyla nasıl da darmadağın oluyor dağlar, tepeler; nasıl da dürülüyor evler, bağlar, bahçeler; nasıl da yıldızlar gibi dökülüyor tavanlar, ampuller?.. Birbirinizle didişmeyi bırakın. Hiçbirinizin, hiç kimsenin değil bu diyarlar, bu eller; sizler, sadece ‘koruyucular’ ve el değiştiricilerisiniz. Göreviniz, birbirinizi bulunduğunuz yerden çıkarmak, kovmak değil; sizden sonrakilere, aldığınızdan daha iyi bir miras bırakmaktır.

Kürtler, Türkler, Araplar, Acemler… Hepsi de Müslüman, hepsi de Allah kulu. Nasıl da düşürülmüşler birbirlerine, nasıl da yürekleri kararmış, katılaşmış birbirlerine karşı… Toprak bile isyan etti, ortadan ikiye yarılıp had bildirdi! Bu coğrafyaya bu kadar ırkçılık fazla… Bu topraklar hepinizin. Yeter ki dışarıdan suyunuza zehir konmasın. Yeter ki aşınıza haram, işinize hile karışmasın. On binlerce yıldır orada birbirleriyle uyumlu yaşayan halkların son asır içinde bu kadar kanlı bıçaklı olmasının ‘son asırla’ ilgili olduğunu düşünmenin vakti gelmedi mi? ‘Gidin kardeşim gidin, potinlerinizi de demokrasilerinizi de alın gidin; iyi niyetlerinizi de aramızda çıkardığınız savaşlardan sonraki barış çabalarınızı da alın gidin; çiçeklerimizi bırakın, çelenklerinizi alın gidin’ demenin vakti gelmedi mi?

O deprem gecesi Süleymaniye şunu fısıldadı kulaklarımıza: Depremin altında kaldık ey halkım; biz Kürtler, biz Türkler, biz Araplar, biz Acemler; saçılıp döküldük salkım salkım… Amerika ne kadar uzakmış meğer, Rusya ne kadar uzak… Berlin de uzakmış Paris kadar… Ve nasıl da yetiştiler imdadımıza daha dün yan baktığımız Hakkariler, Diyarbekirler, Adanalar, Hataylar…

Hala görmüyor musunuz? Onlar gider biz kalırız… Sadece petrol akınca gelir onlar, gaz çıkarmak için buradadırlar. Depremde biz, selde biz, yangında biz yetişiriz birbirimize… Yazık ki külfetlerimiz ortak, nimetlerimiz onlara gidiyor uçarak.

Son olarak galiba şöyle dedi deprem: Oyunlara gelmeyin, kendinize gelin…


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Ferudun 2017-11-15 09:58:16

Doğru soyluyorsunuz