24 Ağustos 2017 Perşembe 08:46
Şehirlerin ölümü

İnsanlığın yeryüzündeki somut eylemleridir şehirler. Hafızasının zamanı aşan göstergeleridir. Geçmişinin geleceğe aktarıldığı zeminleridir.

Birlikte ve güzel yaşamanın iklimi, estetik düşüncenin sürekli varlığını gösterdiği insanlık sanatıdır şehirler. 

Kutlu ve kalıcı doğumların estetik ve sürekli aynalarıdır insanlar tarafından özenle inşa edilen şehirler.

İnsanların birlikte ve hür bir şekilde aynı zamanda bedensel ve ruhsal tatminiyet mesabesinde ortak eylem alanlarıdır şehirler.

İncelmiş duyguların, nazikleşmiş ve nahifleşmiş davranışların müşahhas yapıtlarıdır şehirler.

İlmin ve edebin bir de kültürün en inceliklerinin haddeden geçmiş hali ve tarihin ayinesidir şehirler.

İnsanların renklerinin ve dahi dillerinin en uzun süreli ve sevimli kalıntılarıdır şehirler.

Zamanı aşan ve tüm vakitlere hoş bir seda bırakan hatıralardır insanların bin bir bedelle inşa ettiği şehirler.

Dindir, dildir, edeptir, milliyettir, edebiyattır, sanattır, gelenek ve gelecektir, bütün detayıyla geçmişteki insanımızın gelecekteki insanımıza taşınmasıdır şehirler.

Renklerdir, zevklerdir, aşklardır, savaşlardır, barışlardır, istilalardır ve tüm ayrıntılarıyla o medeniyetin insanlarıdır şehirler.

 Ölüm karşısında geçici de olsa hayatın somut zaferidir özenle inşa edilmiş şehirler.     

Evet şehirler de insanlar gibi doğar gelişir ve olgun bir seviye gelir. Sahiplerinin seviyesine göre ya uzun ya da kısa süreli yaşar. Ve nihayette ölürler. Medeniyetler içindeki medeniler şehirleri yaşatırlar lakin bedeviyet anlayışında olan medeni görünümlü kişiler ise şehirlerin ölümünü çabuklaştırırlar.

İslam öncesinden başlayıp Cumhuriyetin başlangıcına kadar gelen zaman diliminde bu zeminde çok güzel şehirler inşa ettik. Yeryüzündeki varlığımızı bu inşalarla bütün aleme ilan ettik. Bu inşada incelik ve estetiklik şehirlerimizin kimliği oldu. Her inanç ve insan unsuru bu şehirlerde kendine yer buldu. Hatta insanlar da sanatlarının karşısına geçip müşahededen sonra neredeyse kendilerine hayran oldu. Çünkü mimarisinden inşasına ve kullanımından faydasına kadar tam bir insan merkezliydi bu şehirler. Savaş döneminde bile şehirlerin kurtarılması için hep öncelik verdiler.

Bugün en büyük trajedimizdir bu şehirlerin ölümü.

Bir şehir nasıl ölür ve bir medeniyet nasıl yok olur. Bunun en somut göstergesi günümüzde bu şehirler üzerinde yapılan ameliyelerdir. Şehirlerin ruhunu anlamadan vücuduna yapılan müdahalelerdir. Ülkemizdeki kadim şehirlerin ölümünü görmek ise en büyük trajedilerden biridir. Neredeyse yüz yıldır bu trajedi sürekli vuku bulmaktadır.

Bir şehr-i İstanbul ki bütün bu yanlış müdahalelere rağmen hâlâ bir çok güzelliğiyle hayattadır. Ancak Anadolu'daki diğer şehirler onun kadar şanslı değildir.

Anadolu'da inşa edilmiş medeniyetlerin din-dil fark etmeksizin en güzel şehirlerinden biridir Diyarbekir. Şehir taşlarla çevrelenirken surlara dahi bir kalp görünümü verilmiş ve gerdanlığı andırır bir estetiklikte inşa edilmiş. Şehrin içi her türlü inançtan insanlar tarafından en güzel şekilde imar edilmiş. Mekanların ruhu güzellikle beraber estetik kimlik olmuş. Dış iklimdeki bütün sıcaklığı iç inşadaki ayrıntılı güzellik tolere etmiş. Ancak surların siyah taşlarında somutlaşmış hüzün şehre yapılan haksız müdahaleleri gösterir olmuş. Medeniyetler merkezi olan şehir bir bedeviyet ve neredeyse varoş abidesine dönmüş. Asil gövdenin kenarından sürgün veren kötü oluşumlar bütün güzellikleri karanlığa gömmüş. Artık Diyarbekir'de sadece Mimar Sinan, Rüstem ve Behram Paşa, Ulu Cami, Meryem Ana Kilisesi, Cahit Sıtkı, Ahmet Arif, Ziya Gökalp, İskender Paşa, Cemil Paşa ve Hasan Paşa Konakları, Dengbej evleri vs. öksüz değil. Güzelliğe aşık bütün Diyarbekirliler mahzundur. Çünkü hazcı ve faydacı şehirleşme anlayışı estetik yüce şehirlilik anlayışını esir almış. Bir şehir ölmüş ve ya sekarata düşmüş can çekişiyor. Umarım son müdahaleler onu tekrar hayata döndürür.

Osmanlı imparatorluğu bir şehir imar ederken önce insanın inşasını düşünmüş. Bu inşanın merkezine de estetik değerleri koymuş. Örneğin bir şehzade şehri gibi görünen Amasya şehrinde imar ve inşada bütün halk esas alınmış. Yani sadece şehzadeler eğitilmemiş aynı zamanda bütün halk ilimden sanata her marifetin ve güzelliğin merkezine alınmış. Bir imparatorluğun neden bu kadar uzun ömürlü olduğu buradan dahi anlaşılmış. Lakin bütün bu güzellikler bugün bir serap gibi kalmış. Vadiyi süsleyen bu muhteşem güzellikler zevksiz ve estetiksiz olarak yükselen beton yığınlarının gölgesinde kalmış. Yapılan bütün restorasyon çabaları dahi bu ölümün önüne geçememiş. Keşke şehri görmeseydim dedim ve hayalimdeki ve belgelerdeki Amasya'yı sekaratta izlemeseydim. Hele o muhteşem yazma eserler kütüphanesinin yalnızlığı ve kimsesizliği elemimi kat kat artırdı. Yetkililere ulaştık ancak bir sonuç çıkmadı.

Kastamonu, Manisa, Afyon, Isparta, İzmir, Bursa, Edirne, Çanakkale ve daha nice şehirler bu ölüm trajedisiyle can çekişmekteler...

Bir şehir de var ki, trajedisi her gün beni eritmekte ve gün geçtikçe elemim tarif edilememektedir. Bu şehir, İslam'ın Anadolu'ya giriş kapısıdır. Hem Türklerin hem de Kürtlerin ortak kaderinin yazıldığı Ahlat Şehridir. Burası kutlu ve yüce doğum sancılarının başlangıç yeridir. Benim de doğup büyüdüğüm mümtaz bir şehirdir. Şehir bağrından sunduğu kahve rengi ve beyaz taşlarıyla yüzünü süsletmiş. Üzerindeki imar ve inşaya estetik bir güzellik vermiş. Taşların yumuşaklığı ve sevimliliği aradaki bütün buzları eritmiş. Şehrin halkı bu imarla tek bir millet gibi terkip edilmiş.  Bir kimliğin üzerindeki silinmez bilgiler şehrin bu mimarisi olmuş. Ahlat bu yönüyle en kadim şehirlerden biri olmuş. Selçuklu Mezar Taşları, Emir Bayındır Kümbeti, Kadı Mahmut Camii ve Kale şehrinin sahilde dimdik duran silueti vs. zamana meydan okumuş. Duyduğumuza göre Ahlat antik ve müze bir şehir olmuş.

Geldim doğduğum şehre elemim bin kat artı yine. Duyduklarım hepsi yalanmış. Can çekişmektedir Ahlat'ım üzerindeki yeni inşalarla. Bir kadim şehir dahi sanki ölüyor bu anda. Utandım ve aciz kaldım. Bu ölümü durdurmak için ne yapabilirim diye başladım düşünmeye. Sonunda karar verdim bu yazıyı yazmaya.

Şehirlerin ölümünü görmek istiyorsak onları yönetenlere bakalım. Şehirlerin ölümünü görmek istiyorsak onların üzerindeki inşalara bakalım. Ve yine şehirlerin ölümüne şahit olmak istiyorsak günümüz şehir hayatlarına bakalım.

Şehreminlerin mahiyeti de şehirlerin ölüm ile yaşam arasındaki konumunu belirler. Bir şehr emini düşünün ki güzel sanatlardan anlamaz, tarih okumaz, kültürü hor görür ve bütün gayesi konumunu korumaktır ve bir sonraki sefer tekrar aday olmaktır. Bir şehremini düşünün ki parti ideolojisini her şeyin önüne geçirir ve şehrinin bütün geçmişinin üzerine sünger çeker. Bir şehremini düşünün ki o makamda kalmak için her kılığa girer. Bu tarzıyla da şehrin tarihine büyük bedeller ödetir. Çünkü geleceği makamlar için bütün hak davalardan taviz vermiştir. Sözünde durmasa bütün aleme rezil olacaktır. Bu sözler imar değişimi, alan değişimi, ruhsat değişimi, harcama değişimi, şehrin dominant güçlerinin bütün iştahsal değişimleri gibidirler. Neticede ölümü çabuklaşan şehirlerin değişimidirler.

Nolursunuz durduralım bu ölümleri. Yoksa ölür insanlık. Bunların başında Ahlat gelir sonra diğerleri. Çünkü bu şehirlerin kalkınmaya değil korunmaya ihtiyaçları var Kaşıkçı Elması gibi.  

        


Son Güncelleme: 24.08.2017 08:46
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.