08 Ağustos 2018 Çarşamba 12:15
Arabi, Ehlullah’ın büyüklerinden Endülüslü evliya

Arabi ardında 200’den fazla eser bırakmış, bunların bir kısmı günümüze ulaşmış, bir kısmı ise ulaşmamıştır. Günümüze ulaşmamış olan ve mutasavvıfların büyük üzüntüsüne yol açan şah eseri ise Kur’an tefsiridir. Gerçi Arabi eserlerinde hep ayetlerin tefsirini ve hadislerin şerhini yapmıştır. Arabi’ye ait olduğu ileri sürülen birkaç eserin gerçekte ona ait olmadığı da bilinmektedir. Ancak bu tip şüpheli eserlerin sayısı azdır ve günümüze kadar ulaşan eserlerin kesinlikle Arabi’ye ait olduğu bilinenler fazladır.

ARABİ EN ÇOK İLGİ UYANDIRAN İSİMLERDEN BİRİDİR

En meşhur eserlerinden biri Fususul Hikem olan Arabi’nin çokça okunan bir eseri de hacimli ve çok sayıda ciltten oluşan Fütuhatı Mekkiye’dir. Arabi’nin bu iki eseri başta olmak üzere diğer eserleri de pek çok İslam alimi tarafından şerh edilmiş veya tercüme edilmiştir. Dünya genelinde üzerinde en çok şerh yapılan en çok tercüme edilen eser sahiplerinden biri de Arabi’dir.

ARABİ’NİN EN YANLIŞ ANLAŞILDIĞI KONULARDAN BİRİ

Arabi’ye yönelik ağır tenkitlerden birine yol açan yanlış anlama dikkat çekicidir. Arabi Hz.’lerini kendi eserlerinden okumayan, kulaktan dolma bilgilerle kendisini yargılayan ve hüküm verenlerin en çok eleştiri yönelttiği hususlardan biri, “Evliya peygamberden üstündür” şeklindeki bir yanlış anlama ürünü iddiadır. Arabi asla ve kata evliyanın peygamberden üstün olduğunu söylememiş, böyle bir şey yazmamış olmasına karşın; bu akıl dışı iddia yani “evliyanın peygamberden üstün olduğu” yönündeki en az bilgili Müslümanın bile inanmayacağı ve ortaya atmayacağı düşünce, bu büyük Arif’in üzerine bir iftira olarak atılmıştır.

Arabi’nin eserlerinde “evliyalık” ve “peygamberlik” arasındaki farkı anlattığı bölümler olmasına karşın gerçekte söylediği bambaşka bir manadır. Arabi öncelikle peygamberlerin bütün diğer insanlardan üstün olduğunu kesin kayıt olarak düşer. Hiçbir insanın isterse evliya olsun bir peygamberden üstün olamayacağının altını kalın çizgiyle çizer. Sonrasında ise şu bilgiyi verir, Arabi der ki; Her peygamber aynı zamanda Allah’ın veli kuludur ve peygamberlerin kendi velilik yönleri, yine kendilerinin peygamberlik yönünden üstündür. Yani burada iki farklı kişinin biri peygamber diğeri evliya kıyası yoktur. Aksine bir peygamberin kendi içinde iki farklı yönünün kıyası vardır. Velhasıl Arabi’ye göre, bütün peygamberler her biri diğer bütün insanlardan üstündür. Ayrıca bir peygamber kendi içinde velilik yönüyle peygamberlik yönünden üstündür. Bu durum şu sözlerle de ifade edilir:

“Hakim Tirmizî ve İbn Arabî gibi bazı mutasavvıflar, peygamberlerin sahip oldukları velâyet ve nübüvvet nurları hakkında şöyle bir değerlendirme yaparlar: Nebilerin velâyeti, onların nübüvvetinden üstündür. Çünkü peygamberin sahip olduğu velâyet, onun Hakk’a dönük yüzü; nübüvvet ise halka dönük yüzüdür.

Ayrıca veli Allah’ın ismi, velâyet ise O’nun sıfatıdır. Peygamberlik ise insanın sıfatıdır. Bazı kimseler buradan yola çıkarak Allah’ın velâyet sıfatının tezahürü olan veliliğin, peygamberlerin sıfatı olan nübüvvetten üstün olduğunu savunmuş ise de bu görüş fazla taraftar bulamamıştır. (bk. İmamı Rabbanî, Mektubat II, 22)

Velâyetin nübüvvete üstünlüğü sadece peygamberlerin taşıdığı velâyetin; yine peygamberlerin sahip olduğu nübüvvetten üstün olması konusundadır. Yoksa "peygamber olmayanın peygamber olana üstünlüğü" anlamında değildir.

Ayrıca nebi güneşe, veli de aya benzetilirse, ayın güneşe dönmesi ölçüsünde aydınlanması misali veli de Hz. Nebi (asm)‘a ne kadar tabi olursa, o nispette kemal bulmuş olmaktadır. (İsmaili Ankaravî, Minhâcü’l-Fukarâ 241)”

ARABİ’NİN HAYATI

“Muhyiddin İbni Arabi hazretleri, Muvahhidin zamanında 27 Ramazan 560’da Mursiye (Murcia), İspanya’da dünyaya geldi. Bilinmeyen bir sebepten dolayı 8 yaşında iken ailesiyle birlikte İşbiliye’ye (bugünkü adıyla Sevilla) geldi (muhtemelen bu gelişe babasının memuriyeti neden olmuş olabilir)Ailesi Arap Tayy kabilesine mensuptur. Yakın cedleri konusunda fazla bir bilgi olmasa da, anne ve babasının itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılıyor. Akrabaları arasında tasavvufî bilgilere sahip olan kimseler vardı. Muhterem dayısı Ebu Müslim el-Havlani de, kutubların büyüklerinden sayılır…

Muhyiddin ibni Arabi İlk tahsilini bu şehirde yaptı, uzun bir süre burada kaldı. Çocuk yaşlarında Ahmed İbnul-Esiri adında genç bir Sufi ile arkadaş oldu. Kayıtlara göre Muhyiddin ibni Arabi, bu tahsil sırasında bir ara Halvet’e çekildi, bu halvetinden keşf yoluyla edindiği çeşitli bilgilerle çıkmıştır. Endülüs’de biraz daha ikamet ettikten sonra, seyahate çıktı. Şam, Bağdat ve Mekke’ye giderek orada bulunan tanınmış alim ve şeyhlerle görüştü ve sohbetlerinde bulundu. 1182’de İbn-i Rüşd ile görüştü. Bu görüşmeyi değerli eserinde anlatır. Bu yıllar İbnu Rüşdün bu bilginin akıl yoluyla elde edileceğini söylemesiyle, İslam aleminde meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin ibni Arabi gerçek bilginin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşf yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı.

Bu yıllarda Şekkaz isminde bir şeyh’le tanıştı. Bu zat küçük yaşlardan itibaren ibadete başlayan, Allah (cc)korkusu taşıyan, hayatında bir kerecik olsun ‘ben’ bile dememiş olan ve uzun uzun secde eden bir mübarek zat idi. Muhyiddin İbni Arabi o ölene kadar onunla sohbete devam etti. 1182-1183’de İşbiliyye’ye bağlı Haniyye’de Lahmi isimli bir şeyhden, bu zatın adını taşıyan bir mescide Kur’an dersi aldı.

Sonra 1184-1185’de Ureyni isimli bir şeyhle tanıştı. Eserlerinde Ondan ilk hocam diye bahseder, çok faydalandığını söyler. ‘Ureynî’, Ubudiyet [kulluk] meselesinde derin bir bilgiye sahipti. Bu yıllar’da Martili adlı bir şeyhten de istifade etti. Ureyni Ona: Sadece Allah’a bak’ derken Martili ‘Sadece Nefsine bak, nefsin hususunda dikkatli ol, ona uyma’ diye değerli öğütler vermişti. Martilî’ye bu zıt önerilerin iç yüzünü sordu. Bu zat, kendi nasihatinin doğruluğunda ısrar edecek yerde, ‘Oğlum, Ureyninin gösterdiği yol, doğru yolun ta kendisidir dedi. Ona uyman lazım gelir. Bizim ikimiz de, kendi halimizin gerekli kıldığı yolu sana göstermiştir’ dedi. Muhyiddin ibni Arabi Hazretleri bu yıllar’da İşbiliyye de Kordovalı Fatma adında yaşlı bir kadına (tanıştıklarında 96 yaşındadır) 14 sene hizmet etti. Bu kadın, erkek ve kadınlar arasında müttaki ve mütevekkile olarak temayüz etmişti. Çok iyi hoş davranışlı bir kimseyle evliydi. Yüzünün Muhyiddin ibni Arabi’nin bakmaktan utanacağı kadar güzel olduğu söylenir.

MUHYİDDİN İBNİ ARABİ DAHA SONRA

1189’da Ebu Abdullah Muhammed eş-Şerefi adında bir baka zatla tanıştı. Kendisi doğu İşbiliyye’li olup, Hatve ehlindendi. Beş vakit namazını Addis Caminde kılan bu zatın ibadete aşırı düşkünlüğünden namaz kılmaktan ayaklarının şiştiği söylenir. Muhyiddin ibni Arabi, İşbiliyye’deyken (1190) hastalanıp okuma kabiliyetini kaybetti. İki yıl bu halde kaldıktan sonra 589’da (Hicri) Sebte Şehri’ne giderek orada ahlak makamına erdiğini söylediği İbnu Cübeyr ile tanıştı. Bir süre sonra İşbiliyye’ye döndü. Aynı yıl Tlemsen’e geldi ve burada Ebu Medyen (ö.594)[1] hakkında gördüğü bir rüyayı anlatacaktır.

1196’da Fas’a gitti. Orada yaptığı Seyahatler sırasında büyük nam ve şöhret kazandı. 1198’de tekrar Endülüs’e geçti. Gırnata Şehri dolaylarındaki Bağa kasabasında Şekkaz isimli bir şeyhi ziyaret etti. O mübarek Şeyh hakkında Tasavvuf yolunda karşılaştığı en yüce kimse olduğunu söyler. 1199-1200’de İlk defa Hac için Mekke yoluna düştü. Orada [el-Kassar] (Yunus ibnu Ebi’l-Hüseyin el-Haşimi el-Abbasi el-Kassar) isimli bir şahıs’la sohbetler etti. Hac’dan sonra Mağrib’de, oradan da Ebu Medyen’in şehri olan Becaye’de bulundu. Bir süre sonra tekrar Mekke’ye geri döndü ve “Ruhu’l-Quds”, “Tacu’r-Rasul” adlı eserler’ini yazdı.

Muhyiddin İbni Arabi 1204’de Medine, Musul, Bağdat’ta bulundu. Musul’da, “et-Tenezzülatu’l-Musuliyye” yi yazdı. Musul’dan ayrıldıktan sonra Anadolu ya Konya’ya geldi. Orada tanıştığı Sadreddin Konevi’nin (rah) dul annesi ile evlendi. Konya’da iken “Risaletü’l-Envar” ı yazdı. O zaman ki Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram gördü. Sonra Mısır’a gitti. Orada Futuhat-ı Mekkiye’deki sözlerinden ötürü Mısır uleması tarafından hakkında verilen idam fetvasıyla yüz yüze gelince gizlice oradan kaçtı. Tekrar Mekke’ye geldi ve burada bir süre kaldı. Mekke’de kendisinin Fütuhat’tan sonra en büyük eseri olarak kabul edilen Fusus ul Hikem’i kaleme aldı. Muhyiddin İbn Arabi bu eseri rüyasında Peygamber’den ümmetine aktarmak üzere aldığını belirtmektedir. Bağdat ve Halep’de bir süre dolaştıktan sonra 612/1215 de tekrar Konya’ya geldi. 617 de Şama yerleşti. Zaman zaman civar şehirlere seyahatler yaptı. 638 de 22 R. Evvel’de (1239) Şam’da Hakkın rahmetine kavuştu. Kabri Şam şehri dışında Kasiyun Dağı eteğindedir. 1516 yılında Sultan Selim, Şam’ı Osmanlı toprağı yaptığında oraya türbe, camii ve imaret inşa ettirdi. Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde –Muhyiddin İbn Arabi’nin kendisine ait olduğu iddia edilen– ‘bütün yüzyıllar yetişdirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benimle anılacak’ mealindeki bir beyit yazılıdır.”

Son Güncelleme: 08.08.2018 15:04
Anahtar Kelimeler:
Arabi
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.