17 Nisan 2018 Salı 16:45
Namaz dinin direğidir

Namaz İslam dininin direğidir. İslam'ın şartlarından ikincisi olan namaz hakkında Hz. Muhammed (sav) "gözümün nurudur" ifadesini kullanmıştır. Kitab-ı Kerim hidayet rehberimiz Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Allah'ın buyurduğu üzere namaz kılmayanlar sakar cehennemine atılacaktır. Kendilerine "neden cehheneme düştünüz" diye sorulduğunda onlar "biz namaz kılanlardan değildik" diyecekler. Namaz ayrıca büyük sorgu gününde ilk sorulacaklardandır. Müslümanlar günde 5 vakit namaz kılmakla emronulmuş, Cuma günlerine özel olmak üzere ise Müslüman erkekler öğle vakti işlerini bırakıp camide cemaatle kılmakla emrolunmuştur. Esasen Mü'min erkekler mümkün mertebe 5 vakti cemaatle kılmaya teşvik edilmiş, Hz. Peygamber bilhassa sabah ve yatsı namazlarının mescitlerde kılınmasını ümmetinden istemiştir. Hz. Peygamber'in "Benim mutlu- luğum namazdadır" sözü, namazın öneminin yanı sıra, Resûlullah’ın namaza atfettiği anlamı da göstermektedir. Çünkü ibadeti en üst düzey duygu yoğunluğunda ifa eden Hz. Peygamber için namaz, yüce yaratıcı ile bir bu- luşma ve O'nun huzurunda münâcât haline dönüşmektedir.

Namazı da içine alan ibadet, Allah'a gönülden isteyerek yönelmek, tapmak, boyun eğmek ve itaat etmek demektir. Türkçemizde kullanılan kulluk etmek deyimi de aynı anlamı karşılamaktadır. İbadet, yaratıcı kudret karşısında boyun bükmenin zirvesi ve O'na olan sevginin sonucu ve göstergesi olarak değerlendirilmiş ve sırf Allah için, Allah'ın rızâsı için yapılması ve sadece Allah'a tahsis edil- mesi gerektiği belirtilmiştir. Gerçekten de yaratan, yaşatan ve öldüren Al- lah'tan başka, ibadete lâyık olan bir varlık yoktur. Hesap gününde muhatap olunacak olan "Neye taptınız?" ve "Ne için ibadet ettiniz?" sorusunu insan daima hatırında tutmalı ve bu dünyada iken "Allah'a tapıyorum ve namazı ve ibadeti Allah için yapıyorum" diyebilmeli, bunu gönlünde hissedebilmelidir. Esasen din duygusu gibi, belki de onun doğal bir gereği olarak ibadet ihtiyacı da fıtrî ve doğaldır. İnsanlık tarihi boyunca çeşitli dinler, insanın bu doğal duygu ve ihtiyacını gerçekleştireceği değişik biçim ve şekiller öngör- müşlerdir. Bu ibadet formları, dinin ritüelini yani ibadet ve âyin merasimle- rini oluşturur. Dinlerin öngördüğü ibadet biçimleri, zaten doğal olarak insa- nın yapısında var olan ibadet duygu ve ihtiyacının belli form ve biçimlere kanalize edilmesi ve o yolla sergilenmesi şeklinde anlaşılınca; namazın ve ibadetin esasen dinin bir emri olmasından önce, fıtratın gereği olduğu, dolayısıyla da mesele dinler açısından ele alındığında ibadet şekillerinin önem kazandığı söylene- bilir. Kur'an'da ibadete ilişkin emirler, şekil ve biçim olarak ibadete yönelik olmayıp, büyük ölçüde ibadetin mahiyetine, ibadetin kime yapılacağına ve nasıl yapılacağına yöneliktir. Hz. Peygamber de söz ve fiilleriyle, Kur'ân-ı Kerîm'de adı geçen ve ana çatısı oluşturulan ibadetlerin ayrıntılı biçimleme- sini yapmıştır. Doğallığı ve fıtrî oluşu noktasından bakıldığında, ibadet için ferdin ihtiyacı ve eğitimi dışında bir amaç aramaya gerek bulunmamakla beraber, bireysel ve toplumsal motivasyon sağlamak, bireye moral dayanıklılık ka- zandırmak ve bazı sosyal yararlar elde etmek gayesiyle ona birtakım hik- metler ve faydalar atfedilebilir. Namazın ve ibadetlerin sırf Allah'ın emri olduğu için yerine getirilmesi gerektiği ve emir varken de hikmet aramaya gerek bulunmadığı düşüncesinde olan ve bu sebeple de ibadet için bir amaç ve yarar aramaya gerek olmadığını söyle- yen bilginler bulunmakla birlikte, bilginlerin çoğu, insanlar tarafından bilin- sin bilinmesin her emrin mutlaka bir hikmet ve maslahatı bulunacağını söylemişlerdir. Bu bakımdan emre muhatap olan kişinin, o emri yerine geti- rirken ondaki maslahat ve yararları, ne gibi amaçlar gözetilmiş olabileceğini düşünmesi ve ondaki hikmetleri anlamaya çalışması insanı farklı bir şuura ve farklı bir boyuta taşıyabilir. İbadetin amacı üzerinde düşünürken onu bir tek boyuta indirgemek uy- gun değildir. Bu hem namazın ve ibadetin mahiyeti hem de bu ibadeti yerine getirenlerin bulundukları mertebe ve seviye bakımından doğru değildir. Çünkü bir sevi- yedeki insan için ibadetin amacının, sadece imtihan ve deneme olması uy- gunken, başka bir seviye için ibadetin amacı nefsin terbiye edilmesi ve di- siplin altına alınması yoluyla insanın yükselmesi olabilmektedir. Belki daha üst bir seviye için ise Allah'a ibadet, bütün bu amaçların üstünde ve öte- sinde gönüller için üstün bir haz, bir zevk ve bir nimet, ruhlar için bir vuslat; kısaca insanın mutluluğu olacaktır.

Namaz nasıl kılınır?

Niyet
Örnek olarak sabah namazının iki rek’at farzının kılınışı resimlerle anlatılmış, erkek ve kadınların farklı hareketleri belirtilmiştir. İki rek’atli bir namazdaki hareketler ile diğer namazlardaki hareketler arasında fark olmadığından onların resimlerle anlatılmasına gerek duyulmamıştır.Sabah Namazının Farzının Kılınışı:Birinci Rek’at: 1) Ayakların arası dört parmak açıklıkta ve parmak uçları kıbleye doğru gelecek şekilde ayakta kıbleye dönülür.2) Kamet getirilir. (Erkekler için)“Niyet ettim Allah rızası için bugünkü sabah namazının farzını kılmaya” diye niyet edilir.

İftitah Tekbiri
“Allahü Ekber” diyerek iftitah tekbiri alınır.Erkekler, tekbir alırken; ellerin içi kıbleye karşı ve parmaklar normal açıklıkta bulunur. Başparmaklar, kulak yumuşağı hizasına gelecek şekilde eller yukarıya kaldırılır.Kadınlar, tekbir alırken; ellerinin içi kıbleye karşı, parmaklar normal açıklıkta ve parmak uçları omuz hizasına gelecek şekilde ellerini yukarıya kaldırır.

Kıyam
Tekbirden sonra eller bağlanır. Ayakta iken secde edilecek yere bakılır.Ayakta sırasıyla: a) Sübhaneke, b) Eûzü-besmele, c) Fatiha sûresi, d) Kur’an’dan başka bir sûre daha okunur.Erkekler, sağ elin avucu, sol elin üzerinde ve sağ elin baş ve küçük parmakları sol elin bileğini kavramış olarak ellerini göbek altında bağlarlar.Kadınlar, sağ el sol elin üzerinde olacak şekilde ellerini göğüs üstüne koyarlar. Erkeklerde olduğu gibi sağ elin parmakları ile sol elin bileğini kavramazlar.

Rükû
“Allahü Ekber” diyerek rükûa varılır ve burada üç defa “Sübhâne Rabbiye’l-azim” denilir. Rükû da iken ayakların üzerine bakılır.Erkekler, rükûda, parmakları açık olarak elleri ile dizlerini tutup sırtını dümdüz yaparlar. Dizlerini ve dirseklerini dik tutarlarKadınlar, rükûda, sırtlarını biraz meyilli tutarak erkeklerden daha az eğilirler. Ellerini (parmaklarını açmayarak) dizleri üzerine koyarlar ve dizlerini biraz bükük bulundururlar.

Rükûdan Kalkış
“Semiallâhü limen hamideh” diyerek rükûdan kalkılır ve ayakta “Rabbena leke’l-hamd” denilir.Erkeklerin, rükûdan kalkıp doğrulmasıKadınların, rükûdan kalkıp doğrulması.

Secde
"Allahü Ekber" diyerek secdeye varılır. Secdeye inerken önce dizler, sonra eller, daha sonra da alın ve burun yere konur. Secdede baş iki elin arasında ve hizasında bulunur. Secdede iken ayaklar kaldırılmaz. Secdede burun kenarlarına bakılır. Burada üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-âlâ" denilir.Erkekler, secdede dirseklerini yanlarından uzak, kollarını yerden kalkık bulundururlar. Ayaklar, parmaklar üzerinde dik tutulur ve parmak uçları kıbleye gelecek şekilde yere konur.Kadınlar, secdede kollarını yanlarına bitişik halde bulundururlar. Ayaklar, parmaklar üzerine dik tutulur ve parmak uçları kıbleye gelecek şekilde yere konur.

İki Secde Arası Oturuş
"Allahü Ekber" diyerek başını secdeden kaldırıp diz üstü oturulur. Otururken, parmaklar dizlerin hizasına gelecek şekilde eller uylukların üzerine konur ve kucağa bakılır. Burada "Sübhânellah" diyecek kadar kısa bir an oturulur.Erkekler, sol ayağını yere yayarak onun üzerine oturur, sağ ayak par makları kıbleye yönelmiş durumda dik tutulur.Kadınlar, ayaklarını yatık olarak sağ tarafına çıkarır ve öylece otururlar."Allahü Ekber" diyerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-âlâ" denilir."Allahü Ekber" diyerek secdeden ayağa (ikinci rek’ata) kalkılır ve eller bağlanırSecdeden kalkarken; önce baş, sonra eller, daha sonra eller dizler üzerine konularak, dizler yerden kaldırılır. İftitah tekbirinden itibaren buraya kadar yapılanlara "bir rek'at" denir."Allahü Ekber" diyerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-âlâ" denilir."Allahü Ekber" diyerek secdeden ayağa (ikinci rek’ata) kalkılır ve eller bağlanır.Secdeden kalkarken; önce baş, sonra eller, daha sonra eller dizler üzerine konularak, dizler yerden kaldırılır. İftitah tekbirinden itibaren buraya kadar yapılanlara "bir rek'at" denir.Ayakta sırasıyla; a) Besmele, b) Fatiha sûresi, c) Kur'an’dan başka bir sûre daha okunur. Birinci rek'atte olduğu gibi "Allahü Ekber" diyerek rükûa varılır ve üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-azim" denilir."Semiallâhü limen hamideh" diyerek ayağa kalkılır ve ayakta "Rabbenâ leke'l-hamd" denilir."Allahü Ekber" diyerek secdeye varılır. Burada üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-âlâ" denilir."Allahü Ekber" diyerek secdeden kalkılıp dizler üzerine oturulur. Burada "Sübhânellah" diyecek kadar kısa bir an oturulur.Sonra "Allahü Ekber" diyerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-âlâ" denilir.

Son Oturuş

“Allahü Ekber” diyerek secdeden kalkıp oturulur. Otururken, el parmakları dizlerin hizasına gelecek şekilde eller uylukların üzerine konur ve kucağa bakılır. Oturuşta sırasıyla; a) Ettehiyyatü, b) Allahümme salli, c) Allahümme bârik, d) Rabbenâ âtina... duaları okunur. Erkekler, sol ayağını yere yayarak onun üzerine oturur, sağ ayak parmakları kıbleye yönelmiş durumda dik tutulur. Kadınlar, ayaklarını yatık olarak sağ tarafa çıkarır ve öylece otururlar.

Son Oturuş (Şafii)

“Allahü Ekber” diyerek secdeden kalkıp oturulur. Otururken, el parmakları dizlerin hizasına gelecek şekilde eller uylukların üzerine konur ve kucağa bakılır. Oturuşta sırasıyla; a) Ettehiyyatü, b) Allahümme salli, c) Allahümme bârik, d) Rabbenâ âtina... duaları okunur. Erkekler, sol ayağını yere yayarak onun üzerine oturur, sağ ayak parmakları kıbleye yönelmiş durumda dik tutulur. Kadınlar, ayaklarını yatık olarak sağ tarafa çıkarır ve öylece otururlar.

Selam
Önce başını sağa çevirerek "Esselâmü aleyküm ve rahmetüllâh" denir. Selâm verirken omuzlara bakılır.Erkeklerin, sağ tarafa selâm verişi.Kadınların, sağ tarafa selâm verişi.Sonra başını sola çevirerek, "Esselâmü aleyküm ve rahmetüllâh" denilir. Böylece iki rekat namaz tamamlanmış olur.Erkeklerin, sol tarafa selâm verişi.Kadınların, sol tarafa selâm verişi.

İbadetlere ilişkin hükümler, tabiatları icabı değişmeye pek açık olmadık- ları için, öteden beri genel kabul gören ibadet uygulamalarını, "çağa uy- durma ve kolaylaştırma" adıyla değiştirmeye çalışmak, fayda yerine zarar vermekte ve insanların dine bağlılıklarını ve samimiyetlerini zedelemekte ve sarsmaktadır. İbadetler, her ne kadar bizzat amaç olmayıp öz itibariyle yük- sek amaçlara basamak niteliğinde ise de, dine bağlılığın ve bir anlamda din- darlığın dışa yansıyan bir göstergesi mesabesindedir. Bu bakımdan sosyo- ekonomik yönü bulunan zekât bir tarafa bırakılacak olursa namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerde biçim ve şekli ikinci plana iterek, on dört asırdır süzüle süzüle gelen genel kabulün dışına çıkmak birçok bakımdan sakıncalıdır.

II. NAMAZIN MAHİYETİ ve ÖNEMİ

Kur'an'da bizim Peygamberimiz'den önceki peygamberlerin namaz kıl- makla emrolundukları değişik vesilelerle belirtilmektedir (bk. el-Bakara 2/83; Yûnus 10/87; Hûd 11/87; İbrâhim 14/37, 40; Meryem 19/30-31, 54-55; Tâhâ 20/14; el-Enbiyâ 21/72-73; Lokmân 31/17) . Bundan anlaşıldığına göre na- maz ibadeti sadece Muhammed ümmetine has olmayıp önceki dinlerde de bulunmaktaydı. Siyer kitaplarındaki mevcut bilgilere göre, ilk vahyin sonrasında Hz. Peygamber'e risâlet yüküne dayanmasını, sabretmesini öneren âyetler gel- miş ve bunu izleyen fetret döneminden sonra namaz farz kılınmıştır. Nama- zın daha önceki dinlerde de emredilmiş olduğu hatırlanınca, namazın güç- lüklere direnç göstermede bir fonksiyonu bulunduğu anlaşılmaktadır. Nite- kim bir âyette "Ey inananlar sabır ve namaz (salât) ile yardım isteyin" (el- Bakara 2/153) buyurulmaktadır. Namaz farz kılınınca Cibrîl, Hz. Peygam- ber'e gelerek onu vadi tarafına götürmüş, orada fışkıran su ile önce Cibrîl sonra Hz. Peygamber abdest almış ve beraberce iki rek‘at namaz kılmışlardır. Hz. Peygamber mutlu bir biçimde eve gelmiş, eşi Hatice'nin elinden tutarak oraya götürmüş ve aynı şekilde Hatice ile birlikte abdest alıp iki rek‘at namaz kılmışlardır. Kimi bilginlere göre İsrâ sûresindeki "Namazda yüksek sesle okuma" (el-İsrâ 17/110) âyeti, bu gizli namaz dönemiyle ilgilidir. İslâm'ın başlangıç yıllarında namaz, sabah ve akşamleyin kılınan ikişer rek‘attan ibaret iken, yaygın kabul gören görüşe göre, Mi‘rac olayından sonra beş vakit namaz farz kılınmıştır. "Kendi nefsinde bir yakarış ve ürperiş için- de ve pek yüksek olmayan bir sözle sabah ve akşam Rabbini an; gafillerden olma" (el-A‘râf 7/205) âyeti namazın başlangıçtaki durumuyla ilişkili görül- mektedir. Yine yaygın kabule göre, Cibrîl'in Hz. Peygamber'e Kâbe'de, na- mazın vakitlerini göstermek üzere imamlık etmesi Mi‘rac olayının ertesi günü olmuştur. Her din, yaratıcı kudret karşısında boyun eğmek ve kutsal ile bağlantı kurmak temeli üzerine kurulur ve her dinde bunu sağlamak üzere öngörülen merasimler bulunur. İslâm dininde yüce yaratıcı Allah'a yaklaşmanın yolu, ona yükselmenin basamağı ve bu bakımdan en parlak ve önemli ibadet, namaz ibadetidir. Bu özelliğinden dolayı namaz diğer bütün ibadetlerin özü ve özeti sayılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber bir hadislerinde "Namaz dinin direğidir" (Tirmizî, “Îman”, 8; Müsned , V, 231, 237; Aclûnî, Keşfü'l-hafâ , I, 31-32) buyurmuş, secdeyi de kulun Allah'a en yakın olduğu hal olarak ni- telendirmiştir (Müslim, “Salât”, 215; Nesâî, “Mevâk ý t”, 35) . Kelime-i şehâdetten sonra İslâm'ın en önemli rüknü olan namaz, günde beş ayrı zaman diliminde olmak üzere kadın ve erkek her müslüman için bir görevdir. Esasen namaz ibadetinin hiçbir amaç ve hikmeti olmasa bile, diğer ibadetlerde olduğu gibi, namaz ibadetini sırf inanılan dinin bir gereği, yüce yaratıcının bir emri olduğu için, hiç değilse bunun için yerine getirmelidir. İbadetler, akla aykırı olmamakla birlikte, yapı ve muhtevaları itibariyle akıl yoluyla kavranabilir, açıklanabilir konular dışında yer alırlar. Fakat na- mazın, salt emredilmiş şekillerden ibaret anlamsız bir şey olmayıp amaç ve hikmetlerinin bulunduğuna işaret eden âyet ve hadisler bulunmaktadır. Bir kere, namaz diye tercüme ettiğimiz salât kelimesi, Arapça'da “dua etmek, övmek, tâzim etmek” gibi anlamlara gelmektedir. İlgili âyet ve hadislere göre namazın farz kılınmasındaki hikmetlerden biri de, namaz kılan kimse- nin Cenâb-ı Allah'ın kudret ve kuvvetini, azabını, rahmetini, hayal ve hâfı- zasına nakşederek nefsini tehzip etmesi ve bu suretle kendisini her türlü fenalıklardan, hatalardan, suçlardan alıkoymasıdır. Allah düşüncesi ve kalbi Allah'a bağlama, insanı her türlü fenalıktan alıkoyar. Namaz da Allah'ı sü- rekli hatırlamanın en büyük vesilesidir. Nitekim âyette "Beni hatırla- mak/anmak için namaz kıl" (Tâhâ 20/14) buyurulmaktadır. Namaz emrini, Allah Teâlâ'nın yeryüzüne melek aracılığıyla göndermeyip Mi‘rac gecesi Hz. Peygamber'in huzuruna çıktığında ona tebliğ etmesi de (Buhârî, “Salât”, 1; Müslim, “Îmân”, 263) , bu ibadetin müslümanın dinî ve ruhanî hayatı açısın- dan önem ve anlamını göstermektedir. Bu sebeple de dinî literatürde namaz ibadetinin bu yönünü, namazın kulun Allah'a ulaşması, kavuşması yolunda önemli bir araç olduğunu anlatmak için "Namaz müminin mi‘racıdır" denil miş, ümmetin namazla ilgili ortak bilinç ve değerlendirmesi âdeta bu cüm- leyle özetlenmiştir. Namaz belli eylemler ve özel rükünler ile yüce Allah'a kulluk etmektir. Namazın dış görünüşü birtakım şekiller ve zikirden ibaret ise de, içerisi ve gerçek mahiyeti, yüce yaratıcıya münâcât etmek, O’nunla konuşmak, O’na yakınlaşmak ve O’nu müşahede etmektir. Bu özelliğinden dolayı, yani yüce yaratıcı ile teklifsiz, aracısız buluşma ve konuşma anlamına gelişinden do- layı, namaz ilâhî bir lutuf olarak kabul edilmiştir. Namazı terketmek, kılmamak büyük günahtır. Peygamberimiz, kıyamet gününde hesabı sorulacak ilk amelin namaz olacağını bildirmiştir (Tirmizî, “Salât”, 188). Namaz kılmak, Müslümanlığın dışa yansıyan temel göstergele- rinden biri sayıldığı için İslâm bilginleri farziyetini inkâr etmeksizin namazı terkeden kimse için, mevcut bazı rivayetleri de kendi anlayışlarına göre de- ğerlendirerek, bazı müeyyideler öngörmüşlerdir. Gayet tabiidir ki namaz ve diğer ibadetler Allah rızâsı için ve içten gelerek yapıldığında anlamını ve ama- cını gerçekleştirmiş olur. Bunun dışında birtakım zorlamalarla veya gösteriş için kılınan namazların bir değeri olmadığına göre, namazı terkedenler için fakihlerin kendi zamanlarına göre öngördükleri müeyyideleri kamu düzeni ve genel ahlâk ilkesi açısından değerlendirmek gerekir. Esasen bu müeyyidelerin dayandırıldığı hadislerin büyük çoğunluğu, namazın terkedilmesinin müeyyi- desini değil, İslâm dininde namaz ibadetinin önemini gösterme amacına yöne- lik bulunmaktadır. Kimsenin kimseyi zorla müslüman etme hak ve yetkisi bulunmadığına göre, bu dine mensup olanlar kendi özgür iradeleriyle bu dini seçmiş olacaklar ve bu dinde oldukça önemli bir yeri bulunan namaz ibadetin- den haberdar olacak ve bunu zevkle yerine getireceklerdir. Namaz insanın maddî ve mânevî temizliğinin vasıtası olmaktadır. Çünkü namaz kılmak için gerekiyorsa gusül abdesti almak, normal durumlarda abdest almak suretiyle bir nevi vücut temizliği yapılmış olduğu gibi, ayrıca elbisenin ve namaz kılınacak yerin de temizlenmesi gerektiği için bir üst baş temizliği yapılmış olur. Daha da önemlisi namaz günahlardan arınmanın da bir yoludur. Namaz esas itibariyle insanı günah işlemekten alıkoyar, gü- nahtan uzaklaştırır. Nitekim bir âyette "Sana vahyedilen kitabı oku ve na- maz kıl; çünkü namaz çirkin ve kötü işlerden alıkor. Allah'ı zikretmek en büyük şeydir. Allah yapıp ettiklerinizi bilir" (el-Ankebût 29/45) buyurulmak- tadır. Ayrıca namaz, işlenmiş hata ve günah kirlerinin giderilmesini de sağlar. Peygamberimiz günde beş vakit namazı, bir insanın kapısının önünden akıp giden bir ırmağa, namaz kılmayı da bu ırmakta her gün beş kere yıkanmaya benzetmiş ve şöyle demiştir: "Ne dersiniz, birinizin kapısının önünden bir ır- mak geçse ve o kimse orada günde beş kere yıkansa bedeninde hiç kir kalır mı?" Sahâbîler, "Kalmaz, ey Tanrı elçisi" deyince Peygamberimiz "İşte beş vakit namaz buna benzer. Allah namaz sayesinde günahları siler" demiştir (Buhârî, “Mevâk ý t”, 6; Müslim, “Mesâcid”, 282). Aşağıda namazın biçimsel olarak sahih olmasının şartları üzerinde du- rulacaktır. Fakat asla hatırdan çıkarmamak gerekir ki, sayılacak olan şartlar, namazın sadece dış görünüşünü sağlam yapmaya yeterli olacağı gibi, na- mazın sayılacak olan sünnetleri ve âdâbı da onun dış görünüşünün süslen- mesini ve güzel görünmesini sağlamaya yeterli olacaktır. Fakat bu şartları yerine getirmek, namazı ikame etmek, ayakta tutmak sayılmaz. Namazın özü, kalbin huşû ve huzur içinde olmasıdır. Kalbin huzur ve huşûu yoksa kılınan namaz, bir heykeltraşın özene bezene ve tüm sanatkarlığını ortaya koyarak yaptığı bir insan heykelinden farklı olmayacaktır. Allah bu noktayı şöyle belirtmektedir: "Beni anmak için namaz kıl" (Tâhâ 20/14). Bu âyetle namaz Allah'ı anmanın bir yolu olarak önerildiği gibi, aynı zamanda nama- zın Allah'ı anmaktan ibaret olduğu da vurgulanmaktadır. Çünkü Allah'ı an- mak için namaza duran kişi, namaz boyunca Rabbin huzurunda durduğun- dan gaflet ederek namaza hakkını vermemiş ise nasıl Allah'ı anmış sayılabi- lir? Devlet başkanıyla görüşmek, ondan bir şeyler talep etmek isteyen kişi, bu imkânı bulup onun huzuruna çıktığında onunla görüşmek yerine, orada bulunan eşya ile ilgilense veya yanında getirdiği kitabı okusa veya bir şar- kının veya şiirin sözlerini mırıldansa, o devlet başkanının muhtemel tepki- sini bir tarafa bırakalım, buna görüşme denir mi, gelen kişi arzusunu iletmiş olur mu? Bu basit örneğin de gösterdiği gibi namaza duran kişi, Allah'ın huzurunda olduğunu bilmeli, bunu hissetmelidir. "Ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın" (en-Nisâ 4/43) ifadesi ne dediğinden haberi olmayan sarhoş kimselere yönelik olmakla birlikte namazda tam bir şuur ve huşûun gerektiğini de anlatmaktadır. Yine Kur'an'da, namaz kılarken gaflet ve ciddiyetsizlik içinde olanlar ağır bir üslûpla zemmedilir (el-Mâûn 107/4-5). Allah insanların kalıplarına değil kalplerine bakar. Fakihler, zahire göre hüküm verdikleri ve görünür şartların düzgün şe- kilde yerine getirilmesiyle ilgilendikleri için namazın şartlarından bahseder- ken namazda huşû ve huzuru, namazın olmazsa olmaz şartları arasında saymamışlar, sadece bu yönde öneri ve uyarıda bulunmakla yetinmişlerdir. Çünkü ihlâs, kalp huzuru ve huşû, kalbin ameli olup gizli, bâtınî bir durum- dur. Namazın bâtınî-derunî şart ve gayelerinin gerçekleşmesi mükellefin kendi seviyesiyle, gayret ve hassasiyetiyle ve biraz da ortamla alâkalı süb- jektif bir hal olduğundan bu konuda herkes için ortalama bir çizgiden söz etmek ve buna namazın şartları arasında yer vermek doğru olmaz. Na- mazda sözü edilen iç huzuru ve kalbî bağlılığı yakalamak, ruhun maddî âlemden Allah'ın huzuruna yükselişini hissetmek herkes için kolay olmadığı gibi arzu etmekle elde edilebilen bir sonuç da değildir. Böyle bir mükellefiyet, insana gücünün üzerinde bir yük yüklemek anlamına gelir. Fakihlerin, zâ- hirî şartların yerine getirilmesiyle mükellefin uhdesinden namaz borcunun düşeceğini ve bunun dünyevî hükümler bakımından yeterli olacağını söyle- meleri bu sebepledir. Kılınan namazın kabul olunup olunmaması, âhirette fayda verip vermeyeceği fıkhın konusu değildir. Ayrıca fakihler fetva verir- ken, insanların kusur ve eksikliklerini de dikkate almışlar, mükellefiyet şartlarını ideal değil ortalama ölçülerde tutmaya çalışmışlardır. Bu gerekçe ve mülâhazalar sebebiyledir ki, namazın ruhu olan kalp huzuru namazın ta- mamında şart koşulmamış, namaza başlarken yapılan niyetteki ihlâs ve yöneliş yeterli görülmüştür.

III. NAMAZ ÇEŞİTLERİ

Hanefîler dışındaki çoğunluk, vâcip hüküm kategorisini kabul etmedik- leri için namazı genel olarak farz ve nâfile şeklinde iki gruba ayırmışlardır. Hanefîler'e göre ise namazlar: a) farz, b) vâcip, c) nâfile olmak üzere üç çeşittir. Bununla birlikte Hanefîler arasında farklı gruplamalar da bulun- maktadır. Bunlardan birine göre namazlar; a) Allah'ın farz kıldığı (mektûbe) namazlar, b) Hz. Peygamber'in sünnetiyle sabit olan (mesnûn) namazlar, c) nâfile namazlar olmak üzere üç çeşittir. Hz. Peygamber'in sünnetiyle sabit olan namazlar da vâcip olan ve vâcip olmayan kısımlarına ayrılır. A) FARZ NAMAZLAR Farz olan namazlar, aynî farz (farz-ı ayın) ve kifâî farz (farz-ı kifâye) olmak üzere ikiye ayrılır. Farz-ı ayın olan namazlar yükümlülük çağındaki her müslümana farz olup, her biri ayrı ayrı bunu yerine getirmekle mükelleftir. Farz-ı ayın olan namazlar, her gün beş vakit namaz ve her hafta cuma günleri kılınan cuma namazından ibarettir. Günlük farz namazlar sabah namazı 2 rek‘at, öğle namazı 4 rek‘at, ikindi namazı 4 rek‘at, akşam namazı 3 rek‘at ve yatsı namazı 4 rek‘at olmak üzere toplam 17 (on yedi) rek‘attır. Cuma namazı, cuma günü öğle namazının vaktinde cemaatle kılınan ve farz olan kısmı 2 rek‘at olan bir namazdır. Cuma namazı kılınınca ayrıca öğle namazı kılınmaz.

Farz-ı kifâye olan namaz ise, bir müslüman öldüğünde başta yakınları, komşuları ve tanıyanları olmak üzere müslümanlarca kılınması gereken cenaze namazıdır. Bu namazı birileri kılınca öteki müslümanlar cenaze na- mazı kılmadıkları için sorumlu olmazlar. Sevap ve fazileti ise namazı kılan- lar elde etmiş olurlar.

B) VÂCİP NAMAZLAR Vâcip namazlar, vâcip oluşu kulun fiiline bağlı olmayan (li-aynihî vâcip) ve vâcip oluşu kulun fiiline bağlı olan vâcip (li-gayrihî vâcip) olmak üzere iki kısımdır. Yatsı namazından sonra kılınan üç rek‘atlık vitir namazı ile rama- zan ve kurban bayramı namazları birinci grupta yer alır. Tilâvet secdesi de, her ne kadar namaz olmayıp bir secdeden ibaret olsa da, bu gruba sokul- maktadır. Ayrıca çoğunluk tarafından sünnet kabul edilmekle birlikte, bazı Hanefîler'in vâcip saydıkları küsûf namazı da (güneş tutulduğunda kılınan namaz) bu gruba girer. İkinci grupta ise nezir namazı, sehiv secdesi ve ifsat edilen nâfile nama- zın kazâsı yer alır. Nezir namazı, esasen gerekli ve görev olmamakla bir- likte, kişi bir vesileyle namaz kılmayı adadığı zaman kendi iradesiyle ken- dini yükümlü kılmış olur; artık bu yükümlülüğü yerine getirmesi gerekir.

C) NÂFİLE NAMAZLAR Farz veya vâcip olan namazların dışındaki namazlara nâfile namazlar de- nir ve farz namazların öncesinde veya sonrasında kılınan sünnet namazlar nâfile namaz kapsamında yer alır. Nâfile namazları, sünnet namazların dışında ayrı bir kategori olarak ele alan bilginler de bulunmaktadır. Buna göre na- mazlar; a) farz namazlar, b) vâcip namazlar, c) sünnet namazlar, d) nâfile namazlar olmak üzere dört çeşit olmaktadır. Sünnet namazlar, vakit namazları yanında düzenli olarak kılınan sünnetleri (revâtib) ifade etmekte, nâfile na- mazlar ise düzenli olmayarak çeşitli vesilelerle Allah'a yakınlaşmak ve sevap kazanmak maksadıyla ayrıca kılınan namazları (regaib) ifade etmektedir. Sünnet, Hz. Peygamber'in yaptığı ve bir bağlayıcılık ve gereklilik olmaksı- zın yapılmasını istediği ve teşvik ettiği şeylerdir. Bu anlamda sünnet, hem Hz. Peygamber'in devamlı olarak yaptığı, nâdiren terkettiği şeyleri yani Hanefîler'in ıstılahındaki sünneti hem de devamlı olarak yapmayıp, yapılma- sına teşvikte bulunduğu şeyleri (mendup, müstehap) içine almaktadır. Buna göre meselâ sabah namazının farzından önce iki rek‘at namaz kılmak sünnet, ikindi ve yatsıdan önce kılınan dört rek‘at ise müstehap sayılmaktadır.

Fakat en doğru ve yaygın gruplama farz ve vâcip namazların dışındaki namazları, genel olarak nâfile başlığı altında ele alıp bunları kendi içinde kısımlara ayıran gruplamadır. Nâfile kelimesinin, farz ve vâciplerin dışında fazladan yapılan işler anlamına gelmesi ve yaygın olarak mendup, müste- hap ve tatavvu olarak da adlandırılması bu gruplamanın daha tutarlı oldu- ğunu göstermektedir. Buna göre nâfile namaz ifadesi, bir vakti bulunan sünnetleri (müekked sünnet ve müstehap sünnet) ve vakte bağlı olmayan tatavvu namazları içine alır. Birincisi, sünen-i revâtib , ikincisi regaib türleri olarak adlandırılır. Revâtib, belli bir düzen ve tertip içinde, beş vakit farz namazlarla birlikte ve belli bir devamlılık içinde kılındığı için revâtib adını almıştır. Bu açıdan revâtib sünnetler, düzenli olarak kılınan sünnetler demektir. Bunlar, Hz. Peygamber'in sünnetine uyularak vakit namazların- dan önce veya sonra yahut kimisinde hem önce hem sonra kılınan namaz- lardır. Peygamberimiz’in devam edip etmemesine göre bunların bazıları sünnet-i müekkede, bazıları sünnet-i gayr-i müekkede olarak nitelendirilir. Hanefî literatürde, sünnet-i müekkede olan namazlar kısaca "sünnet", gayr-i müekked olanlar ise "müstehap" veya "mendup" diye adlandırılmıştır. Rama- zan ayında yatsı namazından sonra kılınan teravih namazı da, sünnet-i müekkede türünden bir namazdır. Revâtib sünnetler dışındaki nâfile namazlar ise regaib adını alır. Bunlar, Hz. Peygamber'in uygulamalarına dayanılarak belirli zamanlarda veya bazı vesilelerle kılınan ya da kişinin kendi isteğiyle herhangi bir zamanda Allah'a yakınlaşmak ve sevap kazanmak amacıyla kıldığı namazlardır. Bunlar gö- nüllü olarak kendiliğinden kılındığı için "gönüllü (tatavvu) namazlar veya arzuya bağlı namazlar" olarak da adlandırılır. Teheccüd namazı, kuşluk (duhâ) namazı, istihâre namazı, yağmur duası, husûf namazı, küsûf nama- zı, tahiyyetü'l-mescid, tövbe namazı, evvâbîn namazı, tesbih namazı, ihra- ma giriş namazı, yolculuğa çıkış ve yolculuktan dönüş namazı, hâcet nama- zı, abdest ve gusülden sonra namaz regaib türünden nâfile namazlardır. İslâm kültüründe sünnet namazlar, özellikle vakit namazlarının önce- sinde-sonrasında kılınan sünnet namazlar, farz namazlara hazırlayıcı ve onları koruyucu ibadetler olarak değerlendirilmiş, ayrıca Hz. Peygamber'e bağlı olmanın da bir göstergesi kabul edilmiştir. Bunun için de, bu namazla- rın mümkün oldukça kılınması tavsiye edilmiş ve terkedilmesi kötü bir dav- ranış sayılmıştır. Bununla birlikte, sonuçta farz veya vâcip olmayıp sünnet olduğu için de çeşitli nedenlerle terkedilmesine müsaade ve müsamaha edilmiştir.

IV. NAMAZIN FARZLARI ve VÂCİPLERİ

Ergenlik (bulûğ) yaşına ve belli bir aklî olgunluk düzeyine gelmiş her müslümanın namaz kılması farz-ı ayındır. Buna göre namazın kişiye farz olmasının şartları, müslüman olmak, bulûğ çağına ulaşmak ve akıllı olmak

üzere üç tanedir. Bu şartlara namazın vücûb şartları yani kişinin namaz

kılmakla yükümlü olmasının şartları denir. Sahih ve eksiksiz bir şekilde kılınabilmesi için namazın birtakım farzları ve vâcipleri (sıhhat şartları)

, sünnetleri ve âdâbı bulunmaktadır. Farzlara riayetsizlik, namazın bozulmasına yol açar.

Vâcip, kesin olmayan bir delille sabit olduğu için, vâcibi inkâr eden kişi, kâfir olmaz. Ancak bir açıklama getirmeksizin ve te’vil etmeksizin vâcibi terkeden kimse fâsık kabul edilir. Namazın vâciplerinden herhangi birinin terkedilmesi namazı bozmaz. Namazın vâciplerinden biri sehven terkedil- mişse sehiv secdesi yapmak gerekir. Eğer kasten terkedilmişse, namazın iade edilmesi yani yeniden kılınması gerekir. Sünnet, Hz. Peygamber'in devamlı olarak yaptığı (muvâzebe)

ve bir mazeret olmaksızın terketmediği şeydir. Namazda sübhâneke okumak, eûzü çekmek bu mânada sünnettir. Sünnetin yapılmasına sevap olmakla birlikte

terkedilmesine ceza (ikab) yoktur, sadece kınama ve sitem (itâb) vardır.

Namazın sünnetleri, namazın vâciplerini tamamlar, onlardaki kusurları telâfiye ve fazla sevaba vesile olur. Sünnetlere riayet etmek ve devam etmek Peygamber'i sevmenin bir nişanesi sayılır. Bununla birlikte sünnetin terke-

dilmesi, ne farzın terkedilmesi gibi namazın bozulmasını ve yeniden kılın-

masını, ne vâcibin kasten terkedilmesi gibi tahrîmen mekruhluğu ne de vâ-

cibin sehven terkedilmesi gibi sehiv secdesi yapmayı gerektirir. Fakat sün-

netlerin kasten terkedilmesi "isâet" (yanlış ve kötü davranış)

olur. İsâet, Hanefîler'in tanımlamasına göre tenzîhen mekruhun üstünde, tahrîmen mekruhun altında yer alır. Edep (çoğulu âdâb), Hz. Peygamber'in devamlı olmaksızın zaman zaman yaptığı şeylerdir. Rükû ve secdede üçten fazla tesbih yapmak gibi. Mendup anlamına da gelir. Bunları terketmek, her ne kadar isâet sayılmaz ve kınamayı gerektirmez ise de bunlara riayet edilmesi daha faziletlidir (efdal). Esasen namazın âdâbı, yüce yaratıcının huzurunda durulduğunun farkında olunarak, zâhiren mütevazi bir halde bulunmaktır.

  1. NAMAZIN FARZLARI

Namazın on iki farzı vardır. Namazın farzları, namazın dışındaki farzlar

ve namazın içindeki farzlar olarak iki gruba ayrılır. Namazın dışındaki farz-

lar, namazdan önce ve namaza hazırlık mahiyetinde olduğu için “namazın

şartları” (şurûtü's-salât) olarak adlandırılır. Namazın içindeki farzlar ise, na-

mazın varlığı ve tasavvuru kendisine bağlı olduğu, yani bu farzlar namazın

mahiyetini oluşturduğu için “namazın rükünleri” (erkânü's-salât)

adını alır. Bunlar namazı oluşturan unsurlardır. Namazın farzlarından herhangi birinin eksikliği durumunda namaz sahih olmaz. Buna göre;

a) Namazın Şartları

1. Hadesten tahâret

2. Necâsetten tahâret

3. Setr-i avret

4. İstikbâl-i kıble

5. Vakit

6. Niyet

b) Namazın Rükünleri

1. İftitah tekbiri

2. Kıyam

3. Kıraat

4. Rükû

5. Secde

6. Ka‘de-i ahîre şeklinde sıralanır

Bu sayılan şart ve rükünlerde fakihler görüş birliğindedir. Namazın rü-

künlerinin düzgün bir şekilde yapılması demek olan ta‘dîl-i erkân Ebû Yû-

suf'a ve Hanefîler'in dışındaki üç mezhebe göre rükün kabul edilmiştir. Kişi-

nin kendi isteği ve fiili ile namazdan çıkması da (hurûc bi sun‘ih)

Ebû Hanîfe'ye göre bir rükündür. Farzlar arasında sıraya riayet etmek

(tertip) , Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre namazın rükünlerindendir.

a) NAMAZIN ŞARTLARI

1. Hadesten Tahâret

Hades genel olarak hükmî kirlilik, hadesten tahâret de bu hükmî kirli-

likten temizlenme demektir. Abdestsizlik durumu yani namaz abdestinin

olmayışı ve cünüplük hali, dinî literatürde hades yani hükmî kirlilik olarak nitelendirilir. Hadesten tahâret, namaz abdesti olmayan bir kimsenin abdest alması, gusül yapması gereken bir kimsenin gusül etmesi yani boy abdesti

alması demektir. Bu çeşit tahâret, maddî kirleri giderme, beden sağlığını

koruma gibi birçok yararı içinde bulundursa da esas itibariyle başka hik-

metlere mebnî dinî muhtevalı ve ibadet içerikli (taabbüdî) bir temizliktir.

Bilinen namaz abdestinin olmaması durumu, küçük hades diye; cünüp-

lük, âdet görme (hayız) ve loğusalık gibi, gusül yapmayı gerektiren durum-

lar ise büyük hades diye adlandırılır.

Cünüp olan kimseler, boy abdesti almadan namaz kılamazlar. Aynı şe-

kilde âdet yahut loğusalık halinde olan kadınlar da bu halleri devam ediyor-

ken namaz kılamazlar. Bu halleri sona erdikten sonra, namaz kılabilmek

için boy abdesti almaları gerekir. Boy abdesti almak için su temin edemeyen

veya su bulduğu halde bu suyu kullanma imkânı bulamayan kimseler

teyemmüm ederler. Aynı durum, namaz abdesti almak için su bulamayan

kimse için de geçerlidir. Tilâvet secdesi ve şükür secdesi gibi namaz benzeri

işler (eksik namazlar) için de hadesten temizlenmiş olmak yani abdestli bu-

lunmak şart görülmüştür.

Namaz kılarken herhangi bir sebeple abdest bozulursa namaz da bozul-

muş olur. Namaz kılarken bilerek abdest bozucu bir fiil işleyen kişinin na-

mazı bozulur. Ancak bu iş, namazın sonunda yapılmış ise, kişi kendi fiili ile

namazdan çıkmış sayılacağı için Hanefîler'e göre namaz bozulmaz.

Özel durumlarında kadınlar namaz ve oruç gibi ibadetlerden muaftır.

Kur'ân-ı Kerîm'de hayız durumunun bir eza ve rahatsızlık hali olduğu bildi-

rilmekte ve erkeklerin bu durumdaki eşleriyle cinsel ilişkide bulunmaları

yasaklanmaktadır. Hz. Peygamber, bu durumda olan kadınların namaz kıl-

mayacaklarını ve oruç tutmayacaklarını açıklamıştır. Kadınlar bu dönemle-

rinde kılamadıkları namazları kazâ etmeyecekler, fakat tutamadıkları oruç-

ları kazâ edeceklerdir. Bu hükümler üzerinde icmâ edilmiş ve bu konuda

aykırı bir görüş öne sürülmemiştir. Öte yandan özel durumlarında kadınların

namaz ve oruç gibi ibadetlerden muaf tutulması, bir "haktan mahrumiyet"

değil, "görevden muafiyet"tir. İbadetler, bir dinin temel unsurları içerisinde

yer alması bir yana, o dinin alâmet-i fârikası, ayırıcı özelliğidir. İbadetler,

diğer sosyal ve hukukî kurumlardan farklı olarak, zamana ve zemine göre

değişme göstermeyen sabit konulardır. Üzerinde görüş birliği sağlanmış

ibadet konularında değiştirme yapılacak olursa, din, kendine mahsus özel-

liklerini yavaş yavaş yitirir ve tanınmaz hale gelir. Bu bakımdan özellikle

ibadet konularında gerçekleşmiş olan icmâlara dikkat etmek, bunlara aykırı davranmamak şarttır. Zaten bu tür icmâlara aykırı davranmak, öteden beri

âlimler tarafından bid‘at ve sapıklık olarak değerlendirilmiş, hatta konunun

önem derecesine göre bazı icmâları inkâr edip karşı gelmenin küfür olacağı

belirtilmiştir.

2. Necâsetten Tahâret

Necâsetten tahâret, vücut, elbise ve namaz kılınacak yerin, -insan kanı

ve idrarı, at, koyun gibi hayvanların idrar ve dışkıları gibi- dinen pis sayılan

şeylerden temizlenmesi demektir. Ağır(galîz) necâset ve hafif necâsetin

neler olduğu ve bunların hangi ölçüde bulunmalarının namaza engel olaağı

konusu TEMİZLİK bölümünde açıklanmıştır. Namazın sıhhatine engel olacak ölçüde necâset taşıyan bir elbise ile bilmeyerek namaz kılan kimsenin, bu durumu öğrendikten sonra namazını iade etmesi gerekir.

3. Setr-i Avret

Avret, insan vücudunda başkası tarafından görülmesi ayıp ya da günah

sayılan yerlerdir. Setr-i avret, avret sayılan yerleri örtmek demektir. Avret

yerlerinin namazda olduğu gibi, namaz dışında da örtülmesi ve başkalarına

gösterilmemesi gerekir. Avret kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de terim anlamına yakın bir şekilde iki yerde geçmiş olmakla birlikte (en-Nûr 24/31, 58) , avret yerlerinin sınır ve ölçüleri gösterilmemiştir. Kur'an'da geçen "sev'e" (el-A‘râf 7/20, 22, 26, 27; Tâhâ 20/121; el-Mâide 5/31) kelimesiyle de en dar anlamda avret yani erkek ve kadının cinsel organı kastedilmiştir. Bunun Kur'an'da "sev'e" diye anıl-

ması, onların örtülmesinin aklın ve fıtratın da gereği olduğunu göstermekte-

dir. Bu bakımdan buna galîz avret denilmektedir. Cinsel organların dışında

nerelerin avret olduğu hususu büyük ölçüde hadislerle düzenlenmiştir. Hz.

Peygamber'in bu düzenlemeyi yaparken, o dönemin giyim kuşam tarzını da

dikkate aldığı açıktır. O dönemde bugünkü anlamda iç çamaşırının olmadığı,

en azından iç çamaşırı giyme âdetinin bulunmadığı dikkate alınırsa, Hz.

Peygamber'in erkekler için yaptığı bu düzenlemenin, gerek namazdaki hare-

ketler gerekse namaz dışında oturup kalkmalar esnasında, esas avret yerle-

rinin (cinsel organ ve makat) görünmemesi açısından ne kadar yerinde ol-

duğu görülür.

Erkek için avret, yani örtülmesi gereken yerler, göbek ile diz kapağının arasıdır. Bu konuda biraz daha ihtiyatlı davranan Hanefîler diz kapaklarını da avret olarak kabul ederken, diğer üç mezhep, diz kapaklarını avret saymazlar. Kadın için avret, yüz, el ve ayak dışındaki bütün vücuttur. Onlar, yüzlerini namazda örtmedikleri gibi, ellerini ve ayaklarını da açık bulundurabilirler. Saçlarıyla beraber başları, bacakları ve kolları örtülü bulunur. İmam Mâlik, setr-i avretin (örtünme) namaza has olmayan genel bir farz olduğunu, namazda ve namaz dışında uyulması gereken dinî bir emir bulunduğunu dikkate alarak kadınların başlarını örtmelerini ayrıca namazın farzları arasında saymamıştır. Onun bu görüşün bir uzantısı olarak Mâlikî mezhebinde setr-i avret namazın sünnetlerinden sayılır. Diğer üç mezhep imamı ve Mâlikî mezhebindeki öteki görüşe göre, namazda setr-i avret, tıpkı kıbleye yönelmenin farz oluşu gibi farzdır. Hz. Peygamber'in "Allah, bulûğa ermiş kadının namazını başörtüsüz

kabul etmez (İbn Mâce, “Tahâre”, 132; Tirmizî, “Salât”, 160;Müsned , IV, 151, 218, 259) ve "Kadın bulûğ çağına erince elleri ve yüzü dışında başka yerlerinin başkasına görünmesi helâl olmaz" (Ebû Dâvûd, “Libâs”, 31)

Şeklindeki hadisleri göz önüne alınınca, başörtüsüz kılınan namazın geçerli olmayacağı anlaşılır. Kadının başının dörtte biri veya uyluğunun dörtte biri açık olarak namaz kılması durumunda, Ebû Hanîfe ve Muhammed'e göre namazı geçer-

siz olur. Ebû Yûsuf'a göre ise, başının yarıdan fazlası açık olmadıkça namaz

geçerlidir. Çünkü bir şeyin yarıdan fazlası çok hükmündedir. Kadın, asgari

bir başörtüsü, bir de ayaklara kadar uzanacak bir gömlek giymiş olmalıdır.

Başörtüsüz namaz kılacak olursa bu namazını, vakit içinde veya vakit çık-

tıktan sonra iade eder. Mâlik'e göre ise vakit çıktıktan sonra iade etmesine

gerek yoktur. Çünkü İmam Mâlik'e göre kadının başını örtmesi namaza has

olmayan genel bir farzdır. Bu sebeple Mâlikîler namazda kadınların başını

örtmesini namazın farzları arasında saymaz, âdeta onu namazın sünnet

veya müstehaplarından biri olarak görürler. Bu itibarla başörtüsüz kılınan

namaz, Mâlikîler'de ağırlıklı görüşe göre sahih olmakla birlikte vakti içinde

iade edilmesi tavsiye edilmiştir. Kadının örtünmeyle ilgili genel farzı ihlâl

etmiş olmasının dinî sorumluluğu ayrı bir husus olarak değerlendirilmiştir.

Öte yandan kadınların kolları, kulakları ve salıverilmiş saçlarının avret ol-

madığını söyleyen Hanefî bilginler de bulunmaktadır. Mâlikî mezhebinde erkek ve kadının avret yerleri “ağır avret” (avret-i mugallaza) ve hafif avret olmak üzere iki kısımda değerlendirilmektedir.

Erkek için galîz avret, cinsel organ ile makattır. Bu kısmın kesinlikle örtül-

mesi gerekir. Göbekle diz kapak arasının ağır avret sayılan bölgesinin dı-

şında kalan kısımları ise hafif avrettir. Örtülmesi gerekli olmakla birlikte

birincisi kadar ağır değildir. Kadının göğsü, göğüs hizasında bulunan sırt

kısmı, kolları, boynu, başı ve dizden aşağısı hafif avret olup, bunun dışında

kalan yerleri galiz avrettir. Bu ayırımın pratik sonucu namazdaki örtünme

hükümlerine etki eder. Buna göre, hafif avret sayılan yerleri açık olarak

namaz kılan bir kimse genel dinî farzı ihlâl etmiş olmanın günahını yüklen-

mekle birlikte, bu kimsenin namazı bâtıl olmaz. Mâlikîler’in namazda baş

örtmeyi sünnet, açmayı da mekruh saymasının anlamı budur.

Giyilen şeyin, tenin rengini göstermeyecek kalınlıkta veya dokuda ol-

ması gerekir. Vücut hatlarını belli eden elbise ile namaz kılmak mekruh ol-

makla birlikte kılınan namaz geçerlidir. İpek giysi giymek mekruh veya ha-

ram kabul edilse de, ipek elbise ile kılınan namaz geçerlidir.

Namaz esnasında avret mahallinin, kişinin iradesi dışında açılması du-

rumunda, açılan yer eğer örtülmesi gereken yerin dörtte biri oranına ulaşmış

ve bir rükün eda edilecek bir süre (sübhânellâhi'l-azîm diyecek kadar bir süre)

açık kalmış ise kişinin namazı bozulur. Kendi iradesi ile açacak olursa na-

mazı hemen bozulur.

4. İstikbâl-i Kıble

İstikbâl-i kıble, namaz kılarken kıbleye yönelmek demektir. Müslüman-

ların kıblesi, Mekke'de bulunan Kâbe'dir. Kâbe denilince sadece bilinen bina

değil, bunun yanında, hatta daha öncelikle bu binanın bulunduğu yer kas-

tedilir. Kâbe'yi gözle gören kişi, bizzat Kâbe'ye yönelir. Kâbe'den uzakta

olan kişi ise Kâbe'nin bizzat kendisine değil, onun bulunduğu tarafa yönelir,

yüzünü ve yönünü o tarafa çevirir. Namazın amacı, kalbin mâsivâdan

(Allah'tan başka her şeyden) ayrılıp yalnızca Allah'a yönelmesidir. Elbetteki

Allah herhangi bir yönle kayıtlı ve sınırlı değildir. Fakat, kalbin huzur ve

sükûnetini sağlamak bakımından, namazda herkesin yöneleceği bir yönün

tayin edilmesi, belirlenmesi gerekir. Zâhirde, yüzümüzü Allah'ın evi olan

Kâbe'ye çevirdiğimiz gibi, bâtınen de, Allah'ın nazargâhı olan kalbimizi,

gönlümüzü başka şeylerden çekip alarak, arındırarak yalnız Allah'a yönelt-

meli, Allah'tan başka şeyleri kalpten atmalıyız.

Kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen kimsenin, yanında kıble yönünü

bilen birisi varsa ona sorması gerekir. Böyle biri varken ona sormayıp ken-

disi ictihad ederek, yani kıble yönünü bulmaya çalışarak bir yöne yönelmiş

ve yöneldiği tarafın kıble yönü olmadığı ortaya çıkmış ise, namazı iade et-

mesi gerekir.

Kâbe'nin bulunduğu noktadan 45 derece sağa ve sola sapmalar kıbleden

(Kâbe yönünden)sapma sayılmaz. Sapma derecesi daha fazla olursa "kıbleye

yönelme" şartı aksamış olur. Kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen kimse, soracak birini bulamadığı takdirde yıldız, güneş, rüzgâr gibi birtakım doğal alâmetlere dayanarak kıble

yönünü bulmaya çabalar ve kanaat getirdiği tarafa yönelerek namazını kı-

lar. Namazı kıldıktan sonra kıblenin kendi yöneldiği tarafta olmadığı ortaya

çıksa bile, kendisi bu yöne ictihad ederek, yani birtakım alâmetlere dayana-

rak bu sonuca ulaştığı için, namazı yeniden kılması gerekmez. Fakat namaz

esnasında kıble yönünü anlaması halinde, namazını bozmadan o tarafa

yönelir ve namazını tamamlar. Kıble yönünü bilmeyen kimse, birine sormadan veya kıblenin ne tarafta olduğunu araştırma zahmetine katlanmadan(ictihad etmeden) rastgele bir tarafa yönelse, namaz esnasında yöneldiği tarafın kesin olarak kıble tarafı olduğunu anlasa namazı yeniden kılar. Çünkü namazın ilk kısmı şüpheliolduğu için, sağlam kanaate dayalı ikinci kısım, şüpheli birinci kısım üzerine bina edilemez. Ancak bu durumu namazı bitirdikten sonra anlayacak olursa, iade etmesi gerekmez. Ebû Yûsuf'a göre her iki durumda da iade etmesi

gerekmez.

İki kişi kıble cihetini araştırsa ve her biri ayrı bir yönün kıble olduğuna

kanaat getirse, bu durumda bunlar birbirlerine uyarak cemaatle namaz kı-

lamazlar. Her biri kendi tesbit ettiği kıbleye dönerek ayrı ayrı namazlarını

kılarlar.

Bir kimse namazda iken bir özür olmaksızın göğsünü kıble tarafından

çevirecek olursa namazı bozulur. Yüzünü çevirecek olursa, derhal kıbleye

dönmesi gerekir. Bir kimse abdestsiz olduğunu zannederek namazdan ayrıl-

dıktan sonra abdestli olduğunu hatırlasa, isterse henüz mescidden çıkmamış

olsun, namazı bozulmuş olur. Fakat bir kimse mescidde namaz kılarken

abdestinin bozulduğu zannıyla kıbleden ayrılıp da daha mescidden çıkma-

dan abdestinin bozulmadığını anlasa, İmâm-ı Âzam'a göre namazı bozul-

muş olmaz. Ama bunu mescidden çıktıktan sonra anlayacak olsa namazı

ittifakla bozulur. Çünkü mekânın değişmesi bir özüre mebni değilse, namazı

iptal eder.

Hastalık veya düşman yahut yırtıcı hayvan korkusu gibi nedenlerle

kıbleye dönme imkânı bulamayan kimse, kendisi için en rahat olan tarafa

döner.

Binek Üzerinde Kıbleye Yönelme

Normal durumlarda binek üzerinde nâfile namaz kılmak câiz ise de, farz namaz kılınmaz. Ancak zaruret durumlarında binek üzerinde namaz kılmak câiz görülmüştür. Hayvan üzerinde, otomobil veya otobüste namaz kılındığı

takdirde namazın rükünlerinden olan kıyam ve çoğu kere istikbâl-i kıble

yerine getirilemez. Fakat yerin çamur olması, namaz kılacak uygun bir yer

bulunmaması gibi durumlarda, hayvanı veya otomobili durdurup, hayvanın

veya taşıtın üzerinde kıbleye yüz tutarak namaz kılınabilir. Hanefî mezhebinde iki namazın birlikte kılınması (cem‘) , hac mevsiminde, Arafat ve Müzdelife dışında kabul edilmediği için, yağmur, çamur ve yolculuk gibi sebeplerle iki namazı birlikte kılmak söz konusu edilmemiştir. Ancak diğer

mezhepler, sayılan mazeretlere binaen iki namazın birlikte kılınabileceğini

kabul ettikleri için, uygun yer bulma ihtimali olan durumlarda, namazı binek

üzerinde kılmayıp uygun vakit ve mekânda iki namaz birlikte kılınabilir.

Gemide namaz kılan kimse mümkünse kıbleye doğru döner; gemi yön

değiştirdikçe kendisinin de kıble tarafına dönmesi gerekir.

5. Vakit

Namaz günün belli zaman dilimlerinde yerine getirilmesi gereken bir farzdır.

Bu itibarla farz namazlar için vakit şarttır. Yine her bir farz namaza bağlı sünnet

namazlar, vitir, teravih ve bayram namazları için de vakit şarttır. Bir farz namaz,

vaktinin girmesinden önce eda edilemeyeceği gibi, vaktinin çıkmasından sonra

da eda edilemez. Bir farz namazın vakti içinde kılınması edâ , vaktinin çıkmasın-

dan sonra kılınması da kazâ olarak adlandırılır. Bir namazın özürsüz olarak

vaktinde kılınmaması ve ileriki bir vakitte kazâ edilmek üzere ertelenmesi doğru

değildir ve günahtır. İlgili hadisten hareketle, unutma ve uyuma gibi mazeretler

nedeniyle vaktinde kılınamamış olan namazın daha sonra kılınması gerekir.

İhmal ederek, gevşeklik göstererek namazın vakti içerisinde kılınmaması günah

olduğu için kimi bilginler, bu şekilde mazeretsiz olarak vakti içerisinde kılınma-

mış olan namazların kazâ edilemeyeceğini, günahından kurtulmak için tövbe

etmek gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu bilginler, aynı şekilde uyuma ve unutma

mazereti sebebiyle vaktinde kılınamamış bir namazın hatırlanıldığında eda niye-

tiyle kılınacağını belirtmişlerdir. Esasen niyet ederken hangi farz namazın kılındı-

ğının belirlenmesi (tayin) şart olmakla birlikte, eda veya kazâ şeklinde bir belir-

leme yapmak gerekli değildir. Çünkü kazâya kalmış bir namaz, eda niyetiyle kazâ edilebileceği gibi, henüz vakti çıkmamış bir namaz da kazâ niyetiyle eda edilebilir.

Kazâ, sadece beş vakit farz namaz ve bir de vitir namazı için söz konu-

sudur. Cuma ve bayram namazları ve sünnet namazlar kazâ edilemez.

Son Güncelleme: 17.04.2018 16:50
Anahtar Kelimeler:
IbadetNamaz
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.