Yıllardır hep öyle dinledim Diyarbekir’in bilge yaşlılarından. Kapılardan belli olurdu Ramazanın Diyarbekir’e gelişi diye.

Kapılardır o kadim şehri tarif eden en güzel simgeler. Hem de her birinin isminde gizlidir nice güzellikler. Bu nedenle Ramazanın gelişinin en büyük ilancısı kapıların onu karşılayışı olurdu. Ramazan da büyük bir heyecan ve cuşişle o şehre bütün kapılardan girerdi. On bir ay sanki boynu bükük beklerdi kapılar Diyarbekir’de onun gelişini.

Önceden iki habercisi gelince Ramazanın, üzerlerindeki tozları atardı o mahzun kapılar. Gelişine bir kaç vakit kala artık hazır olduklarını kalbin en derin yerinden hissettirirlerdi. Bu geliş için bir gün öncesinde oruç namazıyla şükür secdesi ederlerdi. Ardından huşu ile sultanın 30 gün o kapılardan arzı endam ederek içeriye girişini selamlarlardı. Ve dahi nazik ve narin bir şekilde kendilerini dış dünyaya kapatırlardı.  

Başta demiştik ya hep öyle derlerdi Diyarbekir’in büyükleri Ramazanın gelişinin kapılardan belli olduğunu.

Tek kapıdan içeri giren Ramazan, mütevazi bir şekilde kandillerin yakılarak yollarını aydınlattığı küçe başlarına uğrardı. Oradan lambaların şenlendirdiği mahallelerin içine yol alırdı. Ardından da süslü bir gelin gibi hazırlanmış evler onu misafir etmek için bütün varlıklarıyla perdelerini kaldırır kapılarını ona açarlardı.

Çift Kapıdan giren Ramazan, bir başka karşılanırdı. Anzele’nin gürül gürül akan suyu ve bütün mektupları sahiplerine ulaştırmış olan postanenin haklı gururu ona burada gariplik yaşatmayacağını haykırıyor gibiydiler. Sıcaklıklarını bu buz gibi serinlikle ve yalnızlığını telgrafın telleriyle hemen gidereceklerine söz verirlerdi.

Urfa kapıdan giren Ramazan birden irkilirdi. Melik Ahmed’in o ihtişamlı karşılayışı ve sahiplenişi karşısında neredeyse kendinden geçerdi. Hatta yanındaki Meryem Ana dahi bu gelişe hoş amedi eder gibi bütün güzelliği ve narinliğiyle kapının eşiğine ve küçenin başına kadar temizleyiverirdi.

Mardin Kapıdan giren Ramazan, soluna bakınca yanı başında Hazreti Ömer gibi ihtişamlı duran camiyle karşılaşırdı. İçindekiler dahi halifenin devrindeki muhteşem Müslümanlara benzerdi. Karşısına bakınca Kervansarayın akşam ve gece sofra ve sefası için görülmemiş hazırlıklar yaptığını gördü. Ve onun biraz ilerisinde de Şeyh Matar’ın dört ayaklı minaresiyle kendisini beklediğini hissetti. Sağına bakınca Keçi burcunun yıl boyunca gelen misafirlerinin en şereflisinin Ramazan olduğunu haykıran bir hazırlıkta olduğunu anladı. Bütün bunlara karşı o da ciddi ve asil duruşuyla bu kapıdan da girdi içeriye.

Saray kapıdan girişi bir başka oldu Ramazanın. Çünkü orada ismen ve cismen onu bekleyen saadet asrının 27 kahramanı vardı. Ve o asrın daha nice evlatlarının olduğu söylenen diğer  kahramanlar gıyaben Hazreti Süleyman mabedinin içinde ve ilahi nağmelerle karşıladılar Ramazanı. Hiçbir kapıda burdaki kadar heyecanlanmamıştı Ramazan içeriye girince. Büyük bir hürmetle onlara selam verdi. Bu derunilikten kendini aldıktan sonra İç kaleden Dicle nehrine oradan da Hevsel bahçelerinin yeşilliklerine nazarını gezdirdi. Sonra sarayın muhafızları eşliğinde Nebi camisine doğru yol aldı. Sağlı sollu rast geldiği mabetler bilhassa Hacı Büzrük camisinden Kurşunlu camisine ve sur dibindeki kabirlerden Mar Petyun ve Saint George kiliselerine kadar bütün mabetler ona selam duruyorlardı. Çok heyecanlanmıştı Ramazan. Neredeyse kalbi duracak ve aklı başından gidecekti. Ama aklına bir kapı daha geldi ve oradan da girmek için hareket etti.

Dağ kapıdan girdi en son içeriye Ramazan. Şöyle bir sağına ve soluna baktı. Buradaki küçe başları karanlıktı. Canı sıkıldı. Önünde ana bir cadde vardı. Onun da başı karanlıktı. Caddenin sonuna doğru çok parlak bir ışık görünüyordu. Hiç duraksamadan ilerledi.

Aman Allah’ım! Ne görsün Ramazan? Bütün ihtişamıyla karşısında duran Camii Kebir yani beşinci haremi şerif. Sanki bütün Diyarbekirliler oraya toplanmışlar ve Ramazanı bekliyorlar. En güzel sesler ve dahi vahyi bütün ihtişamıyla insanlara okuyan muteber hafızlar oradalar. Günde en az 5 vakit orada olacaklarını da taahhüt ediyorlar. Ramazanı asla yalnız bırakmayacaklarını bildiriyorlar. Bu muhteşem manzarayı terk etmek istemedi. Lakin karşısında mahzun ama asil duran Mimar Sinan’ın emanetleri ısrarla onu davet ediyorlardı. Ramazan, oradaki kalabalığa hemen geleceğini söyledi ve boynu bükük bekleyen Rüstem ve Behram paşalara da selam verdi. Onlar da çok memnun oldular bu gelişten. Her gün kendilerindeymiş gibi Ramazanı misafir edeceklerine söz verdiler.

Hele Camii Kebirin etrafındaki Mesudiye ve Zinciriye’nin sevinçlerine bir şahit olabilseydiniz keşke. Sanki bizdeki bal yapan bu arıların vızıltısı senin şerefindir diyerek Ramazana niyazla ve çok sesli bir tarzda ihtiram ediyorlardı.

Ramazan bütün kapılardan ihtişamlı girişiyle tarihi yeniden canlandırırdı. Ve dahi Diyarbekir’de yeni bir hayat başlardı.

Kapıların açıldığı sokaklar ve sokakların bir araya getirdiği mahalleler Ramazanı öyle içten karşılarlardı bir daha hiç gitmesin diye. Artık gurbetlik çekmek istemiyorlardı. Ama Ramazan ısrarla bu hazırlıkların israftan uzak ve mütevazi olmasını istiyordu. Hem geldiği gün gideceğini de söylüyordu.

Ramazanın ilk işi Diyarbekir küçe başlarında yanan kandilleri sürekli yakmak için şehre sulhu getirmekti. Çünkü bu şehirde Ramazana kapılarını ardına kadar açanlarla onu evine almayanlar beraber yaşıyordu. Ramazanı evine almayanların ona olan hürmeti ise çok insaniydi. Hatta bazen o kadar ileri giderdi ki bu hürmet. Acaba Ramazana kapılarını gerçekten tarafı olanlar mı yoksa muhalifi olanlar mı tam açıyorlar diye şüphe uyandırırdı.

Sürekli hatırlanan ve dillendirilen bir hadise var buna dair. Diyarbekirlilerden bilhassa Lalebey mahallesinde oturan büyüklerden dinlemiştim.

Ramazan teşrif etmiş Diyarbekir’i. Her zamanki gibi neşeyle karşılanmış. Muvafıkı ve muhalifi tarafından. Çocuktur bu. Ne bilecek Ramazanın geldiğini. Mübarek Ramazan da sanki her yerde varlığı mevcut ama aynı zamanda bir muamma. Çocuk Agop lokmasını daha doğrusu tikesini eline alır. Diğer elinde de çırada su vardır. Küçenin başında bir afiyetle yer ve içer. O sırada baba Ziver işten gelir ve bu duruma şahit olur.

— Kızzul kurt yiyesen der çocuğuna.

Önce sokakta Agop’u güzelce bir pataklar. Ardından evine girince hanımı Sevan’ı alabildiğince azarlar. Ramazanın Diyarbekir’i teşrif ettiğini ve komşularının da ona çok hürmet ettiğini belirtir. Bu hürmet nedeniyle Sur’un içindeki bütün halkların sabahtan akşama kadar sokakta bir şey yiyip içmediklerini hanımına ve çocuğuna tekrar hatırlatır. Bundandır ki Ramazan Diyarbekir’den gidene kadar yeme içme işlerini sokakta yapmayıp evde yapmalarını ister. Hatta iş yerlerinde Ramazanı seven çalışanları için kendisinin dahi bütün programını değiştirdiğini bildirir. Öğle yemeğini Ramazan boyunca zahmetlere katlanarak ve uzunca yolu sıcakta yürüyerek evde yiyeceğini söyler.

Camii Kebirin (Ulu cami) önünde kürsülerde oturmuş çay içen ve derin sohbetler yapan ihtiyarlara kulak misafiri olurdum daima. Hürmet ettiğim ve tanıdığım Nedim amca babbam olasın kurban dedi o gün bana. Başladı anlatmaya:

— Ramazan ısrarla misafir oldukları evin sofrasında tek çeşit yemek olmasını arzu ederdi. Ama gittiği her evde kurulan sofralarda neredeyse bir kaç çeşit yemek olduğunu görür ve buna tam üzülecekken ev sahibi açıklamayı yapardı.

Efendim buyurduğunuz gibi kazanımızda tek aş pişer. Ama komşuya da düşer. Komşuda pişen de bizim sofraya düşer. Bir kaç komşudan birbirimizin sofrasına bir kaç kap yemek gelince soframız böyle zengin olur. Yoksa yanlış anlamayın biz sizin sözünüzün dışına çıkmadık.

Bakınız işte biz sadece bu sizin sevdiğiniz hırçikli meftuneyi yaptık. Bu kibe hudur yan komşudan. Ha bu tarhana çorbası arka komşudan. Şu sımaklı dolma da hacı anagilden geldi. Biz sadece fazladan şu lokmaları yaptık. Biliyorsunuz her küçe başında satılan meyan kökü zaten sofraların vazgeçilmezidir. Şu çiğ köfteler de malumunuz sofraların süsüdür.

Hatırını sormak ve duasını almak için gittiğim Ayşe teyze ise...

Hem emin olasınız Ramazan gelende de gidende de Diyarbekir bayram ederdi demişti ve başlamıştı o günleri anlatmaya.

-Hel hel hel... O kadınlar başlarlardı evlerden küçe başlarına kadar süpürmeye ve temizlemeye. Canları çıkardı çalı süpürgelerle küçeleri süpürmekten. Sanki bütün küçe araları bir şehrayin olurdu ve cam gibi parlardı o taşlar.

 Ana hayran. Ramazan Diyarbekir’de çok hoş karşılanırdı. Herkes onun gelmesinden çok memnun olurdu. Şimdiki bu geberesiyeler gibi değildi hoş.

Ramazan gelir şimdi Diyarbekire. Herkes kıçıni dönir ona. Vay kırıla sizin o kıçınız. Teneşirde kala belki. Hadi akşam akşam gitmirsiz yanına. Peki niye gündüzleri ele inadına gidirsiz Ramazanın.

Babam olasın sen. Ramazanın kıymetini bilesin. Kim bilmezse kendine bilmez. Onlara aldırmayasın sen. Üzümüzi kara çıkarttılar. Vallahi ana hayran bunlar hakiki Diyarbekirli değiller. Ne İsaya yarırler ne de Musaya. Eeee... Bizim Muhammed’e hiç yaramazlar bu halleriyle bunu da bilesen. Allahım sonumuzu hayr eyleyesen.

Babam. Ramazan gelince Diyarbekir’e dedik ya bayram ederdik. Onu en güzel kıyafetlerimizle karşılardık. Gideceği zaman da bayramımız olurdu. Bu bayram hoş Rebbimizin emriydi. Essah anlamiyesen oğlum. Bu nedenle varlıklı olanlar yeni katlıklar dikerdi kendilerine. İçine bir de işlik alırdı. İmkanı olanlar iskarpin de alırlardı. Çocuklara da bir şeyler alınırdı. Evde avratlar da kendileri ve kızları için terzilik yaparlardı. En güzel fistanları dikerlerdi Ramazanın bayramı için.

Hele ana hayran. Bayramın ilk karşılanması dillere destandı. Büyükler için ayrı bir güzellik küçükler için ayrı bir güzellik olurdu. Bütün akrabaların yanında bütün komşular hatta mahalleler desem ki ana hayran surun içi hepsi dolaşılırdı bayramda vallahi hilaf olmaz. Şimdiki gibi değildi ma hoş.

Eller öpülürdü. Yüzler gülerdi. Balalar şekere doyardı. Gençler de cigaraya. Yaşlılar hürmete. Hanımlar muhabbete. Hele bir de yapılan lakırdılar bayramı bayram ederdi. Kimse öyle evine çekilip kapısını kapatıp perdelerini de örtmezdi. Herkesin evi herkese açıktı.

Hasılı kelam ana hayran. Lalebey’den İskender Paşaya Hançepek’den Fatih Paşaya Saray kapıdan Ali Paşaya kadar o Diyabekir evlerinde Ramazana kapısını açan her yerde bir ay boyunca bir şölen yaşanırdı.

İşte Diyarbekir’de Ramazan ve bayram manzaraları böyleydi diyenler acaba şimdi kaç kişi kaldı?

Bütün bunları anlatan o mümtaz ve narin Diyarbekirlilerin ellerinden öperim.

Bir yanlışım olmuşsa bu yazdıklarımda onlardan bin kez özrümün affını dilerim.

Buradaki bütün güzellikler onlarındır. Kusurlar da benim.

Diyarbekir Ramazan Manzaraları için bu anlattıklarım deryadan bir katredir.

Yaşayan Diyarbekirlileri bir dinleyebilseniz! Emin olunuz bunlardan çok  daha güzelleri hala onların hafızalarındadır.  

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hüseyin Zavalsız 2018-05-26 00:34:58

Yazarımızın kalemine ve gönlüne sağlık. İnsan gurbetteyken Ramazan daha bir anlam kazanıyor yazıyı okurken öğrencilik yıllarımda ki Ramazan ailemle geçirdiğim iftar ve sahurlar Babamın komşularımızı hiç bıkmadan tek tek sahura uyandırması. İftar yaklaştığında her evden birileri camda veya balkonda ezanı,topu bekleyişimiz ezan sesiyle ALLAH kabul etsin demeleri insan memleketin deki Ramazanı özlüyor (üm) Hayırlı Ramazanlar

Avatar
Aydın Saygılı 2018-05-26 10:11:31

Nerde o eski ramazanlar o ğüzel insanlar o güzel örf ve adetler en güzel özlemimiz beklentimiz. Allah o ğüzellikleri ramazanları tekrar yaşattırsın amin

Avatar
Bahir Selçuk 2018-05-26 10:37:22

Tebrikler hocam. Bizi Diyarbekr’e götürdünüz. Yüreğinize sağlık.

Avatar
Emin mulayim 2018-06-02 10:50:13

Diyarbekir sevdalısi hocam bu kadar veciz anmattiniz ki muhabbetiniz özlemle kaleminize dökülmüş masAllah