Don Kişot Cervantes’in hem romanının ismi hem de roman karamanının. Don Kişot inancı uğruna mücadeleden yılmayan pür bir mü’min. Atılgan ve cesareti ölçüsüz. Don Kişot gerçekliğe meydan okuyan adam değil ama. Çünkü meydan okuma bir parça gerçekliği bilme ile ilintili. Bilirseniz, vakıf olursanız meydan okuyabilirsiniz, onu değiştirmek

için mücadele edersiniz. Bu anlamıyla Don Kişot’un meydan okuması ‘gerçeklik yitimi’ olarak nitelense daha doğru olur. Zira tepedeki yel değirmeni ağzından alevler çıkan bir dev olur onun gözünde. Gerçeklik bu şekilde kavranınca inancı uğruna mücadeleden yılmayan mü’min, atılgan ve cesur Don Kişot, hayalperest bir meczuba, maceraperest bir soytarıya dönüşmekten kurtulamaz.

Bu elbette geçerli tek okuma değil. Hatta denilebilir ki metnin en literal okumasıdır bu. Don Kişot evet, mücadeleden yılmayan pür bir mü’min, sevdiğine sadakatle bağlı bir âşık, atılgan ve cesur. Ama Don Kişot gerçeklik yitimine uğrayan, neyle nasıl mücadele ettiğini bilmeyen bir kendini bilmezden ziyade belki de o gerçekliği çok iyi kavrayan ve tüm benliğiyle reddeden bir son havaridir. Müntesibi kalmamış bir davanın savunucusudur belki de. Atılganlık ve cesareti, sarsılmaz inancı ve adanmışlığı da hem mensubu bulunduğu davayı hem de yıkımını hedefine aldığı düzeni çok iyi bilmesinden kaynaklanıyordur.

Zira teorideki ve eylemdeki bu berraklık bir tarafıyla da sahip olunan ve karşı çıkılan şeyin ne olduğunu bilebiliyorsanız mümkündür.

Uzatılabilecek bu Don Kişot mevzusu yürüttüğümüz eğitim tartışması vesilesi ile gündemimde. Bizim tartışmamızda da Don Kişotvari bir vaizyetin işler olduğu görülüyor. Alana ilişkin bir gerçeklik yitimi yaşıyoruz, mevcuttan mevcudun imkânlarının dışında bir şey çıkartmaya çalışan inatçı mü’minler gibiyiz. İnanıyoruz, yapıyoruz, uğraşıyoruz, didiniyoruz ama sonuçtan memnun olmuyoruz. Sonra aynı döngüye bir daha devam ediyoruz. Bu yüzden bizim TEOG, YGS-LYS tartışmamız esas itibariyle benim oğlum bina okur döner döner yine okur döngüsüdür. Peki neden ve bunda şaşılacak bir şey var mı? Nedenini aşağıda açıklamaya çalışayım ama şaşılacak bir şeyin olmadığını söyleyeyim. Hatta mevcut şaşkınlığımız şaşkınlık uyandıracak mahiyettedir. Biz olağan bir sürecin muhtemel çıktılarını yanlış, olmaması gereken olarak kodlayıp kollektif bir yanılsama yaratmak istiyoruz. Oysa her seferinde ağzından alevler çıkan kocaman bir dev beklerken karşımızda yine o bildik yerdeğirmeni oluyor.

Şimdi gelelim nedenine? Birincisi biz ne aradığımızı bildiğimizi var sayıyoruz. Gerçekten de ne aradığımızı biliyor da olabiliriz. Ama mesele ben şunu itiyorum veya bunu isteiyorum meselesi değil. Sosyal, siyasal, ekonomik alanda da pek çok şey istiyoruz. Bireysel anlamda da talep ve beklentilerimiz var. Ne istediğini bilmek ama aynı zamanda hangi şartlarda, hangi koşullarda, hangi verili ortamda istediğini bilmek. Örneğin 2017 Türkiye’ sinde sınav istemiyorum dediğimizi ve 2017 Türkiye’sinin imkanlarını ve imkansızlıklarını gözeterek isteyiğimizin hayata geçeceğini bilmek durumundayız. İkinci husus şu; siz ne istediğinizi bilebilirsiniz, hangi ortamda hangi koşullarda da istediğinizi bilebilirsiniz. Ama bu isteğinizi gerçekleştirmek için uygun bir aracınızın olması gerekiyor. Uygun araç işe koşulan amacı en uygun şekilde gerçekleştiren araçtır.

Bu iki husus önemlidir ve malesef bizim TEOG ve YGS-LYS tartışmamızda da lütfedilip dikkate alınan hususlar değil. Yani bizim sınavsız, stressiz, herkesin mutlu olduğu, istediği yere yerleştiği gibi fantastik bir hayalimiz var. Bu hayalimizi desteklemek, pekiştirmek için piyasada hayli fazla bir laf kalabalığı da var. Kitlesel eğitim mevzusunda inovasyon, STEM, yaratıcılık, eleştirel düşünme vs. gibi ne olduğu, neye değdiği belli olmayan laflar. Bu laflar bu düzeneğe uygun mu? Bu düzeneğin işi bu mu? vs. Şimdi hayalimizin gerçekleşebilmesi için uygun koşullar ve uygun araçlar olmalı, buna dönük bir arayışımız olmalı. Samimiyet ve sahici bir çaba bunu gerektiriyor. Şimdi ortamı, ortamın geçirdiği dönüşümü ve hayalimiz için işe koşulan aracı tartıştığımız, konuştuğumuz vaki değilken nasıl oluyorda on yıl önce terkettiğimiz bir aracı işe koşarak devrim olacağını varsayıyoruz? Zorunlu eğitimin alıcısının olmadığı bir memlekette bu hayal gerçekleşebilir mi? Türkiye’de mevcut düzenek yasasıyla, uygulamasıyla, programı ve paradigmasıyla işbaşında olacak ve biz değiştirdiğimiz sınav sistemiyle yaratıcılık, inovasyon, STEM bilmem neyin gerçekleşeceğine inanıyoruz. Yaşadıklarımız yaşacaklarımızın habercisidir. Başımıza gelenler ders alınmazsa yine başımıza gelecektir.

Bunun olmaması mevcut düzeneği yapısal bir kavrayışla ele alıp almadığınızla ilintili. Sistemin mantığını sarsacak hayaller kuruyoruz ama sistemi tahkim ederek hayalimizin gerçekleşeceğini varsayıyoruz. Her öğrenci biriciktir diyoruz standart bir formatdayatıyoruz. Bizim ağzımızdan çıkanı kulağımız duymuyor. Eğitim tartışmamızın çoraklığı da dikkate alındığında bu da süpriz değil açıkçası. Kimi muhtersilerin iyi ve güzel şeyleri payanda yapıp bizi eskiye mahkum edeceklerini bilelim. Bilelim, çünkü defalardır belirtiyorum, bugüne kadar Türkiye kamuoyundan saklanan MEB’in mahreminde sihirli bir formül yok. Bir şey sizin için ne kadar mesele olmuşsa ona ilişkin çözümünüz de o kadardır. Yüzyılı aşan bir süredir potansiyelini ve pratiğini bildiğimiz bir yapıda inat etmek mezuyu bilmek değil mevzuyu bilmemek hatta daha vahimi yaşadığından ders çıkarmamaktır. Hal bu olunca da yaşadıklarımız mukadder oluyor.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
B.Ali 2017-10-01 23:00:20

Abdulbaki siz mevcut sistemik eleştiriler dışında , yapısal ya da ıslaha dönük öneri / program teklif ettiniz mi ? Onları da köşenizde hatırlatabilir misiniz. Selamlar