Erzurum Tarih Derneği Başkanımız Dr. Ali Kurt ve bizi arabasıyla Dumlubaba pınarına çıkaracak olan Sinan Beyle Erzurum Cumhuriyet caddesinde buluşuyoruz. Gideceğimiz yer Erzurum’un kırk kilometre kuzey tarafıydı. Yol buradan Tortum gölüne oradan Kars’a gidiliyordu. Dumlu beldesi civarından ana yoldan tali yola sapıyoruz. Biraz ilerde bir köy bizi karşılıyor. Köyün adı Akdağ köyü. Aklıma eski Sağlık bakanımız geliyor. Acaba bu köyden mi kendisi. Fakat o bu köyden değilmiş. Bununla birlikte arkadaşlar bu köyden daha başka bir doktorun çıktığını söylemişlerdi. Bu doktor ki vaktiyle ülkemizin ilk özel hastanesini kurmaya kalkışmış fakat kendisine şimdiki gibi sunulan imkânlar verilmediği için sükût-ı hayal içinde kayıplara karışmıştı…

Biraz sonra Güngörmez köyünü geçiyoruz. Artık bundan sonra yerleşim yeri yok. Sadece dağ var. Ve kalmışsa yayladaki göçerler bizi karşılayacak. Dağ yolu git gide bozuluyor. Araba dört çekerli olmasına rağmen zorlanıyor. Yolun kenarında pınarlardan çıkan sular yolun bazı yerlerini bozmuştu. Birazdan en büyük pınara gideceğim için mutluydum. Bazı yerlerini de dağdan düşen kayalar. Yolun üzerindeki taşları almak gerekli diyorum kaptana. Ama şimdilik zirveye sağ salim çıkmanın tedirginliğini yaşıyorum. Arabanın açık oluşu ve rüzgâr sesinden beni duymayınca ısrar etmiyorum. Sonradan anladım ki iki bin beş yüz metrelik bir dağa tırmanıyoruz ve arabanın belli bir hızda gitmesi gerekiyor. Dur, kalk zor oluyor bu dik yokuşlarda.

Dağı, kavisli bir yay çizip çıkıyoruz. Çıkarken aşağılara bakıyorum. Dağın eteğinden aşağılara bakınca bir şeyler oluyor, epey korkuyorum. Ne de haşmetli bir dağmış Dumlu Dağı… Bu korkuma kaptanımız Sinan Beyin Bıldırcın merakı karışınca bir hayli artıyor. Meğer Sinan Bey buralara daha önce her gelişinde av tüfeğini de beraberinde getiriyormuş. Bu sefer tüfeği arabasında yok. Tüfeği başka bir arkadaşına vermiş ve gelirken ondan almayı unutmuştu. Bıldırcın meraklısı avcı Sinan Beyin önünde her kuş uçtuğunda “Ah, bu kuşu şimdi vuracaktım!” Bunu söylerken de direksiyonu bırakması bize tatlı bir adrenalin yaşatıyordu. Sinan beyin av merakını soruyorum, biraz da direksiyona hakim olsun diye. Çünkü biz uçurumun kenarındayız, araba biraz daha sağa kaysa yaklaşık iki bin metreden aşağıya yuvarlanacağız.

Biraz önce sorduğumuz “av merakınız nereden geliyor?” cevabını alıyoruz. Meğer Sinan Bey Erzurum’un meşhur bir avcısı imiş. Bu av merakı bir müddet sonra çok ilerlemiş ki keklik, bıldırcın ona hafif gelmiş ve kartal, şahin avına çıkmış. Yine bir gün ava çıkan Sinan Bey, önüne gelen keklik ve bıldırcınlara hiç de bakmazmış. Tâ ki bir kartal bulana dek. Tevafuk bu ya. Bir kartalın yakınlarda tüfeğin vurma mesafesinde uçtuğunu görmüş. Tüfeğini ateşlediği gibi kartalı yere düşürmüş. Sinan Bey, avına yaklaştığında bakmış ki kartal ölmemiş. Kartalı kanatlarından vurmuş.

Asıl hikâye bundan sonra başlıyor. Sağlık sektöründe çalışan Sinan beyin bir özelliği de vurduğu hayvan eğer ölmemişse bir daha onu vurmazmış. Bu sefer de aynısını yapmış ve kartalın üzerine montunu atarak yakalamış. Kartalı arabanın bagajına koyan Sinan Bey insancıl yanı baskın olacak ki av merasimini yarıda kesip arkadaşlarıyla birlikte şehre geri döner. Erzurum’a varınca soluğu veterinerin yanında alırlar.

Hem iyi bir avcı hem de iyi bir insan olan Sinan Bey’i sancılı bir macera bekliyor. Veterinerin kartalı ameliyata alacağız, bize bu yazdığım ilaçlar lazım sözüne önce tebessüm sonra şaşkınlık ile karşılıyor. Kendine gelince arabasına atlayıp bozduğu işi düzeltmeye çalışır ve az sonra ilaçları alıp veterinere getirir. Şaşkın avcı, adeta bir yakınını ameliyata almışçasına sıkıntı içinde kartalın ameliyat olmasını bekler, dumanlara yükseliyor. Azıcık bir av zevkin getirdiği sonuçlara katlanıyor şimdi. Erzurum karlarına alnından dökülen terleri karışıyordu. Biraz sonra ameliyattan çıkan kartalı servise alıyorlar. Sinan Bey birkaç gün sonra kartalı teslim alıyor yolda giderken gerek veteriner hekimin tavsiyeleri gerekse de onun kartal hakkında tecrübeleri hatırına gelir. Biraz sonra çarşıdan yaban hayvanları için bir kafes temin eder. Kartalı kafese koyup eve götürür.

Artık her sabah kendi kahvaltılarından önce kartalın kahvaltısı ve ilaçları verilecekti. İlaçlar iğnesi çıkarılmış bir şırıngaya konulup ve kartalın gözleri bağlanıp verilebiliyordu. Yanlış bir hata onların gözlerine mal olabiliyordu. Çünkü kartal insanla karşı karşıya kaldığında ilk olarak insanın gözüne saldırır. Bu durum, kartal gibi yırtıcı kuşların tabiatında var. Sonra kartal için öğle yemeği geliyor çarşıdan. Avcı, yarım kilo et alır, kuşbaşı yapar ve kartala verirdi.

Bir müddet sonra avcı için bu iş çekilmez olur. Hatta bir gün kartalın gözlerine yeltenmesi onun için bardağı taşıran son damla olur. Karar verir Sinan Bey artık büyük hayvanlara tüfeği doğrultmayacaktı, velakin kendini müdafaa hakkını saklı tutacaktı. Yol arkadaşlarıyla arabaya atlayan avcımız kartalı avladığı yere getirip tekrar doğal ortamına bırakır bırakmaz derin oh çekmişti.

Sinan Beyin kartal avladığı çevrede duyulur olmuş. Hatta bir hafta sonra Atatürk Üniversitesinin yerleşkesine dadanan kurtlar buradan bir türlü çıkarılamaz. Zor durumda üniversite yönetimi çareyi meşhur kartal avcısı Sinan Beyden yardımı istemekte bulur. Kartal avcısı Sinan Bey, bu sefer tüfeğiyle yüce bir göreve koşarak üniversiteyi kurtlardan temizler. Öğrencilerin ve hocaların hayır duasını kazanır. Yaklaşık altmış bin öğrencisi olan üniversite, kurtlardan böyle kurtulmuş olur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner623

banner624