Hanzale, sıkıntılı bir ruh hali içinde, Peygamberimizin huzuruna gitmekteydi. Yolda Ebubekir Efendimizle karşılaştı. Hz. Ebubekir, Hanzale’nin sıkıntılı görüntüsünden kaygı duydu. Hal hatır sormak için:

-Nasılsın ey Hanzale, diye seslendi.

-Hanzale ikiyüzlü bir insan oldu ey Ebabekir, diye cevap verdi Hanzale.

Ebubekir Efendimiz, bu cevaptan afalladı. Bu ne demekti? Hanzale’yi biraz olsun tanıyordu. O iyi bir Müslümandı. İçleri iman etmediği halde, dış görünüşleriyle iyi bir Müslüman rolüne oynayan münafık ve ikiyüzlü kişilerle onun ne ilgisi olabilirdi ki? Bu sebeple, kendisine:

- Ya Hanzale sen ne söylüyorsun? İkiyüzlü oldum ne demek? diye sordu.

Hanzale:

-Ya Ebabekir. Allah Resûlü’nün huzurundayken ibadetlerimde derinliğe eriyor, adeta cennetin güzel kokularını duyan bir atmosferin içinde yaşadığımı hissediyorum. Ama Resûlüllah’ın huzurundan ayrılınca dünya işleri yakama yapışıyor. Ticaret ve aile hayatı arasında maddi meselelerle ilgilenmeye, oyalanmaya başlıyorum. Kısa zamanda Efendimizin huzurunda yaşadığım o atmosferden hiçbir iz kalmıyor. Bu çelişkili iki hal, ikiyüzlülük ve münafıklık değil de nedir?

Hanzale yaşadığı ruhi sıkıntıyı o kadar net ve açık bir dille açıklamıştı ki, Hz. Ebubekir söylenenlerin kendinde de olup olmadığını düşünmeye başlamıştı. Fazla düşünmesine de gerek kalmadı. Çünkü söylenen durumların hepsi, kendisinde de vardı. Vicdanı, bu denilenleri tamı tamamına onaylıyordu. Bu sebeple, Hanzale’ye, kısık bir sesle:

-Vallahi, sadece sen değil, biz de aynı durumdayız… dedi.

Hanzale ile Ebubekir’in dertleri aynı olunca, Efendimizin huzuruna birlikte çıktılar. Bu çelişkili ruh durumuna ilişkin tavsiyelerini veya görüşünü almak istediler. Allah Resûlü, pek çok insanın psikolojisini meşgul edip rahatsız eden bu çelişkili ruh halini, çok iyi biliyor ve anlıyordu.

Hanzale’ye şu açıklamayı yaptı:

-Hayat kudreti elinde olana yemin ederim ki, siz hayatlarınızı daima, benim yanımda olduğunuz gibi ibadet atmosferi içinde yaşasaydınız ve hep Allah’ı zikir durumunda bulunsaydınız, insani boyutunuzu aşar melekleşirdiniz. Bu hale gelince de geçtiğiniz yollarda ve oturduğunuz koltukların üstünde melekler, sizlerle el sıkışmak için ziyaretinize gelmeye can atarlardı, evet! Ama her zaman öyle olunmaz, öyle olmak da gerekmez. Bazen dünya ile, bazen ahiretle meşgul olmak; hayatı akışı içinde, yaşamın gereklerine uygun halde geçirmek daha doğrudur.

Bu hadise bize şunu müjdelemektedir. Hayatımızın içinde, oyunun, eğlencenin, sporun ve saf dünyevi meşguliyetlerin yer alması insani bir haldir. Allah bizlere bunların ihmalini gerektirmemizi emretmez. Çünkü Allah insanları, melekleştirmek için yaratmamıştır. İnsanı bazen melekleri de aşan bir atmosfere çıkabilen, ama bazen da hayvanlardan da aşağıya düşebilen bir psikoloji içinde yaratmıştır. Bu inişli çıkışlı psikoloji, insanın imtihanı gereğidir. İnsan, dünyevi kazançları ve hazları ile uhrevi gereksinimleri, erdemleri ve manevi ihtiyaçları arasındaki dengeyi kurmalı, uyumu sağlamalıdır.

Yani Efendimizin ifadesiyle, insan; hiç ölmeyecekmiş gibi dünyevi ihtiyaçlarının karşılanması yolunda gayretli olurken; sanki yarın ölüverecekmiş gibi de ibadetini ve dini hayatını aksatmamalıdır.

Sporla, oyun ve eğlencelerle helal sınırlar içinde, dini vecibelerini aksatmadan ve aşırı vakit harcamadan meşgul olmanın, insanın yaratılış gayesine ve kulluk pozisyonuna, hiçbir zarar vermediği bilinmelidir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.