Muhafazakarlaşmıyor, dünyevileşiyoruz. Kelimenin ve pratiğin bütün anlamlarında iç dünyamızda mayalanıp dışımıza doğru yürüyen bir dünyevileşme eğilimi var. Bazısı bizden ve içten ama çoğu dışarıdan kaynaklanan bir yerçekimine mağlubiyet söz konusu… İçi uçmaya ayarlanmış hangi gövdeyi yerçekimi yenebilir demeyin. Heyhat, içi uçmaya ayarlı yere çakılmış enkazlar gibiyiz. Yeni parçaları, eski parçaları, yıpranmış, yağlanmış parçaları, boyalı ve boyasız parçaları savrulup durmuş ruhumuzun ve biz şöyle diyoruz: Bir zamanlar ne güzel uçmuşuz değil mi? Bir zamanlar…

Tanzimat’tan, hatta II. Mahmut’un emriyle Yeniçeri Ocağı’nın ocağına toplar düştüğü andan başlayarak Türkiye sadece Batılılaşmıyor aynı zamanda dünyevileşiyor. Ara ara hız kestiği oluyor ama sonra dinlenmiş ve arzusu kamçılanmış bir beden gibi kaldığı yerden hızlıca yoluna devam ediyor.

Batılılaşma çağın ruhuna uygun üretim anlamına gelirken biz dünyevileşme olarak anladık. İktidara gelen gücün muhafazakar yahut seküler, milli yahut Batıcı olmasının hiçbir farkı yok: Hepsi birlikte kendi yöntemleriyle bizi biraz daha dünyevileştiriyor, biraz daha kendimizden uzaklaştırıyor, biraz daha yabancısı olduğumuz bir dünyaya yelken açıyor, açtırıyor. Kazançlarımız bile kayba dönüşüyor böylece. Dünyevileşmenin Türkiye’deki iktidar mücadelelerinde ister yerli-seküler ister Batıcı-seküler iktidarlar döneminde olsun yavaş ve yüzeyde ilerlerken ister yerli-milli, isterse yerli-maneviyatçı olsun muhafazakar iktidarlar döneminde hızlı ve derinden ilerlemiş olmasının ayrı bir ironisi var elbette. Bunun sadece siyasetle de ilgisi yok üstelik. Memleketin ruhunun derinlerine bir zamanlar, bir yerde öyle bir hırs gelip yerleşmiş ki kanaat o gün bugündür kayıp. Bunda biraz da Türk insanının, üzerine basınç uygulandığında ani reaksiyon göstermesine karşın, nispi gevşeme döneminde temkin ve teyakkuzu unutma eğilimi de rol oynamaktadır. Sağlıklı, kendine yeten ve istikrarlı toplum yapılarında gelip geçici iktidarların reflekslere yansıması derinden olmaz belki ama bizim gibi fırtınaya sürekli açık, dalgalı denizlerin egemen olduğu toplumlarda sosyolojinin şemsiyesi hükmündeki siyasal iktidarlar bir şekilde doğrudan, hem de sarsıcı bir etkiye sahiptir. Bu da ister istemez her iktidar mücadelesini bir bayrak değiştirmenin çok ötesine taşıyarak hayat-memat meselesine dönüştürmekte, hem iktidara gelme arzusunu hem gücü kullanmayı hem de onu destekleyenler ve karşı duranları belli düzeyde bir aşırılığa ve savrulmaya yöneltmektedir. Aslında iç dünyasını sağlam tahkim etmiş, bilinci dış zedelenmelere karşı korunaklı bir toplumsal yapı inşa edebilsek siyasetin, hele güncel siyasetin insan üzerindeki etkisi bu kadar derinden ve sarsıcı bir etkiye sahip olmazdı. Gelin görün ki iki yüz yıldır dışarıdan gelen tazyiklerle öylesine büyük bir sarsıntıya uğramış, öylesine travmatik bir iç dünya karamsarlığı var ki her seçim sathı maili bir bayrak değiştirme değil bir ölüm kalım mücadelesine dönüşüyor. Dahası, bazı istisnalar mahfuz, gelen de gideni aratıyor. Ve tam da sıradan bir iş olması gereken güç değişimini ‘benden olmayanın yaşamaya hakkı yok’ ve ‘benden sonra tufan’ anlamına dönüştürüyor ki bu Türkiye’deki istikrarsızlığın da, en liberalinden en muhafazakarına Türk insanının hazımsızlık ve hırs küpüne dönmesinin de önüne geçilemez dünyevileşmenin de en önemli tetikleyicisi haline geliyor. Üstelik hiçbir siyasal iktidar da kendisinden sonra başkalarının gelip bozabileceği böylesi kırılgan bir siyasal yapıyı kurallara bağlayıp geri dönülemez korunak hatlarıyla döşemeyi düşünmüyor. Günü kurtarmanın, içinde bulunulan süreçte yapılan yenileştirmelerin zamanları kuşatacağını, ülkenin artık o eski ülke olmadığını, köprünün altından çok sular geçtiğini ve gelenin de kendisinin inşa ettiğini sürdüreceğini düşünüyor. Oysa siyasal tarihimiz bize gösterdi ki iktidarlar arasındaki halef selef ilişkisi sağlıklı bir ailenin yahut geleceğini planlayan bir şirketin sahip olduğu tevarüs ve temellük esaslarını gütmüyor. Kendisinden önce yapılan en hasarsız, en kusursuz, en geleceği kayda alan düzenlemeleri bile hoyratça saçıp dağıtıyor. Daha iyi olmanın, daha iyisini yapmanın değil, daha hızlı bozmanın ve daha kısa yoldan yerleşmenin hesaplarını yapıyor. Hiçbir hesap yapmadan, hiçbir tarafgirlik hissine kapılmadan, hiçbir önyargıya bulaşmadan ifade edeyim ki Batılılaşmamızın tarihi sol yahut sağ, muhafazakar yahut liberal, sosyalist yahut dini duyarlılığı yüksek, merkezci yahut adem-i merkeziyetçi olsun bütün iktidarların bir şekilde toplumu olduğundan daha dünyevi, olduğundan daha kestirmeci, olduğundan daha önyargılı, olduğundan daha oportünist hale getirmesinin tarihidir.

Türkiye’de iktidar mücadelesi Tanzimat’tan beri iki koldan ilerlemiştir: Kendisi olmak ve kalmak ile kayıtsız değişmek… Bir de bu ikisi arasında denge unsuru olarak ortaya çıkan kendisi kalarak değişmek… Böylece medeniyetimizin kendi değerlerinin zaten gelişmeye yeterli ve elverişli olduğunu düşünenler ile onun tahkim edilmesi gerektiğine inananlar bir tarafta temerküz olunurken medeniyet değerlerimizin zamanla aşındığını, zamanın ruhuna uymadığını, hiçbir sentezci hamlenin de sağlıklı bir uyumu gerçekleştiremeyeceğini söyleyenler öteki tarafta toplanmaktadır.

O gün bugündür iktidar mücadelelerinin neredeyse bütün zevahirini bu karşıtlık oluşturmaktadır. İçeride elbette başka hesap kitaplar, herkesin kendine göre güce erişme hesabı vardır. Bireysel yahut sekter her grup, kendi çıkarını gözetmek, öncelikle kendine özgü programı uygulamak için iktidar olur. Ancak görünür tarafıyla iktidara geliş mücadelesi eksen olarak kendine hep Batı’yı seçmiştir. Ne kadar Batılılaşacağız? Nereye kadar Batılılaşacağız? Batılılaşmamızın bir sınırı olacak mı? Olacaksa bunu nasıl tayin edeceğiz? Bütün mesele budur. Ya da en azından yakın zamana kadar buydu. Şimdiyse Batı her yerde… Onun ürettiği değerler her yerde… Cep telefonlarında, televizyonlarda, bilgisayar ekranlarında. Gözümüze taktığımız lenslerde, dokunduğumuz plastik kaplamalarda, yiyeceklerimizin genetik dokularında… Ve elbette dünyevileşme de öyle… Dünyevileşme her yerde. Solcumuzda, sağcımızda, milliyetçimizde, dindarımızda, zenginimizde ve yoksulumuzda… İnanılmaz bir yüzünü yere döndürme, gözlerini gökyüzünden yere çevirme var. Zaman ile an yer değiştirmiştir; sabır ile hız da… Ne olduğumuz neye sahip olduğumuz ile yer değiştirmiştir; geldiğimiz yer, varacağımız yer ile…

Hangimiz yirmi yıl önceki ideallerinin olduğu yerde duruyor ki? Hangimiz yüreğinin git dediği yere gitti? Ayaklarımızı sağduyumuzun değil hırslarımızın getirdiği yerde durmuyor muyuz hepimiz?..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.