İslami çevreye mensup bir film yönetmeni, geçenlerde acı bir itirafta bulundu: Meğerse bizim ihlas dediğimiz şey yoksulluğumuzmuş… Yoksulluktan, sefaletten, iradesi yetmemekten kaynaklanan, gücünü sadece buradan, çaresizlikten alan bir Allah’a yakınlık, elbette kendi uzaklığını hep çağırır, ilk fırsatta da, daha ilk zenginlikte, ilk refahta, ilk gücü eline geçirme sürecinde de mutlak bağlılığın yerini gevşeme, gevşemenin yerini meşrulaştırma, meşrulaştırmanın yerini ise sınırları asla tayin edilemeyen bir savrulma alır. Eğer bu savrulma yoksulken inandığın değerlerin zenginleşince terk edilmesi, yoksulken karşı olduklarının yanında yer alınması ve yoksulken eleştirdiklerinin meşru görülmesi kertesine gelirse bu kez yerini dağılmaya bırakır. Dağılma tam bir çöküştür. Dağılma sahip olduğun bütünlüğü kaybetmek, merkez noktadan uzaklaşmak, seni oluşturan öğeleri bir bir yitirmektir. Dağılma kötüdür; insanın ruhen ve bedenen sahip olduğu ontolojik gerçekliği yitirmesi, hedefe kilitlenmiş iradesinin kısa devre yaparak bir anda görme yetisini kaybetmesi, kaybolan yetinin, varoluşu sağa sola çarpmasıdır. Dağılma, istikamet kaybı, perspektif yitimidir. Bu da zaten kendiliğinden her şeyi birbirine karıştırır. İyiyle kötünün, doğruyla yanlışın, güzelle çirkinin, haklıyla haksızın tanımları belirsizleşir, sınırları ortadan kalkar ve bu ikisi arasındaki sınır tayinsizliği insanı tarifi olmayan çukurlara batırır çıkarır.  Tam bir bataklıktır dağılma, her çırpınış biraz daha belenmeyi getirir…

Tabiat boşluk kabul etmez. Bedeni terk eden maddi yoksulluğun yerini bedene yerleşen ruh yoksulluğu alır. Ruh yoksulluğu beden yoksulluğundan daha sefildir ve telafisi daha zordur. Beden yoksulluğu bir öğünle yerini zenginliğe bırakır, besinle buluşan göz, bir anda keskinleşir, çevresini harikulade görür. Oysa ruh yoksulluğu karın doyurmakla ortadan kalkmaz. Birkaç öğünlük nasihat de işe yaramaz. Aslında içindeki doyma isteği zaten ortadan kalkmışsa ruhun aç olduğunu bile hissetmez insan. Ve inanç ve metafizik ve ahlak ve değer beden yoksullarının semtinde gezer ama ruh yoksullarına asla uğramaz. Hoş, uğrasa da onu görecek göz çoktan o bedeni terk etmiş, başka diyarlara gitmiştir.

Mülkiyetler üzerinden oynanan bir oyundur hayat. Varlığını dinlerden, kurallarını ahlaktan, malzemesini ise nesnelerden alır. Mesele mülkiyet olunca genelde kaybeden ahlak, kazanan ve geriden kıs kıs gülen ise nesneler ve onların oyuncağa dönüştürüldüğü maddi zevkler olur. Maddi yoksulluk mülkiyet yoksunluğu, manevi yoksulluk ise değer yoksunluğudur. Bitkiler ve hayvanlar maddi yoksunluklarını giderdiklerinde amaçlarına ulaştığı, insan ise manevi açlığı giderdiğinde amacına ulaştığından, insanın maddi zenginliği bir şekilde hep yarımdır. Bu oyunda, hayat oyununda insanı tamamlayan şey, manevi zenginliktir. Kazananlar ancak ruhlarını tekemmüle erdirenlerdir. Sonuçta, en iyi şekilde beslenmiş, hastalıklardan en çok korunmuş beden bile toprağa mahkum ve çürümeye yazgılı iken en iyi şekilde beslenmiş ve ruhsal hastalıklardan en çok korunmuş ruha toprağın gücü yetmez, çürümeyse asla yanına yaklaşamaz.

İslam, bir denge dinidir. Doğu ile Batı arasında, Kuzey ile Güney arasında orta noktada durur. Bu sebepten Kuran’ın ruhuna hakim olan şey, ölçüdür. Kitap’ta aşırılığın hep yerilmesi ve hem dünya hem ahiret için ölçünün gözetilmesi insanlara madde ile mana arasındaki dengeye dair bazı hakikatleri de ihsas ediyor. Çalışmak, güçlenmek, bedenen ve ruhen zenginleşmek asıl amaçtır. Kitap, hiçbir yerde insanın çabasız durmasını, sinik bir hayat yaşamasını tavsiye etmiyor. Bilakis çabalamasını öğütlüyor. Ancak bütün çabaların gelip dayandığı yer iyilik. Ruha tahvil edilmeyen bedensel güzellik elbette yerilmelidir. Ve manevi mülkiyete dönüşmeyen maddi mülkiyet elbette sersefildir. Ve manevi mülkiyetler ile maddi olanları yer değiştirenler çok daha ötesi… İslam ile Müslüman arasındaki farkın dayanılmaz ağırlığı…

Bir zamanlar gerçekten yoksulduk ama dünyayı öylesine güzel, öylesine muhteşem, öylesine büyüleyici görüyorduk ki yoksulluk gözümüzde bırakın hatırı sayılır bir mertek olmayı, toz zerresi kıymetinde bile değildi. İçimizdeki zenginlik dışımızdaki yoksulluğu örtüyordu. Dünyayı değiştirecek güç de buradan kaynaklanıyordu. Şöyle diyorduk: Evet ya, ben varsam iyi şeyler olacak dünyada… Evet ya, yaşadığım sürece dünyayı kirden arındırmanın yolları da hep açık kalacak… Sonra büyüdük, önce para kazandık, mevki makam sahibi olduk, sonra usulca köşeyi döndük ve mahalleyi unuttuk. Artık başka bir iç dünyanın, başka bir şehrinde, başka bir mahallede, başka, bambaşka adamlara dönüştük ve geldiğimiz yeri unuttuk. Hatırlamak istemediğimiz gibi hatırlatanları da düşman belledik.

Şahsımız ve toplumumuz için hayal kuruyorduk bir zamanlar. Sonra rüyasını gördük onun. Uyandığımızda başucumuza birkaç hıyar, birkaç domates, birkaç mevki makam bıraktı rüya hırsızları. Hayallerimizden vazgeçtik, rüyalarımız terk etti bizi. Koltuğumuzun altında kese kağıdı, koltuklarımız kabarık, kalçalarımızda koltuk sevdaları, cakayla geçiyoruz dünyadan hey! Öteki mahallede kıyamet kopuyormuş, peeeh!..

Film yönetmeni bunu söylüyor.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.