Uzaklaşmak ne demek? Araya mesafe girmek, ışığından mahrum kalmak, kendisinin dışına çıkmak… Uzaklaşmanın doğasında ciddi bir mahrumiyet var. Bu mahrumiyet, hatta öyle ki, birbirinin uzağına düşenler uzaklaşmadan önce birbirinin varlık sebebi, en azından ışığıyla görünür olan, ışığından dolayı öyle değil de böyle görünen iseler çok daha azap vericidir. Ama çok daha kötüsü var elbette:  Zaman ve mekana yönelik bir uzaklaşmanın ötesinde, ruha özgü bir uzaklaşmaysa söz konusu olan ve uzaklaşmış olan, orada, o şekil duruyor gibi göründüğü halde hiçbir zaman yakalanmıyorsa işte o zaman yandınız. Dağın ardıysa yürüyebilirsiniz, denizin dibiyse batıp görebilirsiniz, geçmişte kalmışsa hatırlayabilir, gelecekte bir yerdeyse ihtimal düzeyinde varabilirsiniz ama ya değilse, bunların hiçbiri değil de karşınızda duruyor ama asla ulaşamıyorsanız, yağıyor ve ıslatmıyor, rengini gösteriyor ama maviye boyatmıyor, çatır çutur sesler çıkarıyor ama yakmıyorsa karşınızdaki işte bu, asıl budur uzaklaşmış olan, uzaklaşırken sizi kendisine uzaklaştıran, kendinize uzaklaştıran, herkese ve her şeye yabancılaştıran…

Edebiyat bir bakıma geride kalarak uzaklaştı insandan ve hatırlanarak, geride kalmış olduğu varsayılana yönelik bir yolculuk yapılarak tekrar alınabilir görünüyor ama değil. Ne zaman geriye dönsek edebiyatın ensesiyle karşılaşıyoruz. Ya ruhumuzun gözleri körelmiş ya da edebiyat bize tebessüm etmemek için ant içmiş. Edebiyat bir bakıma burada, aramızda, her yerde gövdesini dolaştırarak fakat asla ruhunu ele vermeyerek, bu makine insanlara makine gibi görünerek yine uzakta… Ve son olarak edebiyat, gelecekte, en azından gelecekte bir gün tekrar ortaya çıkacağının ihtimallerini hayallerimize fısıldayarak yine uzakta. Çünkü ne zaman oraya, zamanın o noktasına, o raddeye ulaştığımızı düşünsek edebiyat, muhayyilenin beklentisine cevap verecek bir mayayla çıkmıyor karşımıza. Rüyamızda, peşinden koştuğumuz şeyin yüzünü çevirince onun o olmadığını görmenin yarattığı büyük hayal kırıklıklarında olduğu gibi…

Sadece insanlar nesneleri dönüştürmez, nesneler de insanları etkiler. İcat ettiğimiz robotların etkisindeyiz ne vakittir. Yürekleri beyinlerinde olanların, gözlerinden yaş gelmeyenlerin, yazdığı şiire inanmayanların, inandırmak için yazanların  yazık ki… Ama hatırlanması umulan hafıza kedere boğulmaya hazır değil ki? Ama mikroçiplerin geri çağırdığı görüntüler onun yüreğini burmuyor ki? Ama fotoğraftaki buluttan yağmur taneleri dökülmüyor ki? Ve elbette cesedi çürütmeyen topraktan filiz yeşermeyecek. Ve elbette cesetleri çürütmeyen topraklara şiir de yazılamayacak.

Günümüzde edebiyatın insandan uzaklaştığının en büyük göstergelerinden biri de kuşkusuz, okuyucuların ‘zaman üstü’ metinler yerine ‘zaman altı’ metinleri tercih etmesidir. Başlangıçtan beri, zamanın üstüne fırlatılarak gökyüzünden hayatı seyreden ve insanı sürekli yukarı baktıran klasik metinler, -yazları sırt üstü uzanıp yıldızlara bakmak gibi- farklı nesillerin aynı şeyleri temaşa etmelerini sağlıyordu. Ancak günümüzde yazılan metinler yukarıya asılan yıldızlardan ziyade bize aynı hizadan bakan ve yıldızları görmemizi engelleyen sokak ışıkları gibi, sadece zamanın içini dolduruyorlar. Böylece zamanın dışına –hatta üstüne- çıkma fırsatı vermek yerine onun içini doldurmak, karnını şişirmek –hatta çukurlarına bakmak- gibi bir işlev yükleniyor edebiyat metinleri. Üstelik insanı yukarıya baktırmak gibi zahmetli bir işe koşmadıkları için de kolayca kabulleniliyorlar. Klasik metinlerin aksine, bu nev-zuhur metinler anlaşılmak için büyük bir zahmeti gerektirmiyor, okuyucunun kendisine gelmesini beklemeden onun iç dünyasına istenilen zamanda sarkabilmenin bütün imkanlarını taşıyor. Öyle ki matbu olmasına bile gerek yok, kitaplığa yürünmesine, hatta ışıkların yakılmasına bile gerek yok, zaten elinin içindeki cep telefonuna işlenmiş olunduğu için tek bir düğmeyle hem ışıklar yanıyor hem de cümleler kendiliğinden gözün içine girebiliyor. Böylece, önce divit/kalem üzerinden hışırtısını, sesini, fısıltısını yitiren cümle, ardından mürekkep yokluğundan dolayı kanı da çekilerek boşlukta gezinen duman gibi her an, her yerde bir metaya dönüşerek bulabildiği bütün boşluklardan/çatlaklardan maharetle içeri dalabiliyor. Dramatik olan şu ki her yerden içeri sızan, aynı şekilde, canı istediği zaman, her yerden dışarı çıkmanın da üstesinden geliyor. Bu tam da içeri girerken fark edilmediği için dışarı çıkarken de farkında olunmayan cümlenin insanın içine nüfuz etmeden, insana dokunmadan, onunla halleşmeden, bir yabancı gibi, sokakta karşılaşılan ve kısa bir izlenim olarak dağılıp giden bir insandan farksız biçimde hiçbir kalıcı iz bırakmayan bir muhataba benziyor ki uzaklaşma, gerçek uzaklaşma, zaman ve mekandan ari, öze özgü uzaklaşma, bir daha karşılaşma imkanı taşımayan uzaklaşma, tam da budur. Tam da bu noktada uzaklaşma, muhataplardan her ikisine özgü bir eylem olduğu, birinin diğerini terk ettiği değil, her ikisinin de yekdiğerini bıraktığı karşılıklı bir eylem olduğu için, hiç karşılaşılmamışçasına, zamanın her hangi bir noktasında temas kurulmamışçasına birini öteki için yok hükmüne irca ediyor ki galiba Hz. Adem’den bu yana insan ile edebiyat arasında gerçekleşen en büyük kopukluğun yaşandığı koridorlardan geçiyoruz. İnsana kısa devre yaptırarak edebiyatı görmesini, edebiyata kısa devre yaptırarak insanı çağırmasını engelleyen bu çağ bize en büyük göz, kalp gözü, yürek yanılgısını dayatıyor.

Edebiyat mı bizden uzaklaştı, biz mi edebiyatı terk ettik? Bırakın yapay organları, yapay zekaları, yapay kalpleri bile olan, inançların bile yapaylaştırıldığı bir çağda bu soruyu sormanın kendisi bile ne kadar abes değil mi? Yol kaybolunca ayağın çığlığına hangi çakıl taşı yanıt verebilir ki? Bataklıkta başımıza gelecek en büyük bela da bu ya… Bataklığa düşmeden hemen önce, belki yolları belirginleştirerek başlayabiliriz, ne dersiniz? Yer bizden intikam alıyorsa sokak ışıklarını söndürüp yıldızlara bakmanın vakti gelmiştir belki de…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.