Edebiyat kalbi, ahlak ise ruhu yumuşatır. İnsanın olgunlaşma arayışının duraklarından biri de kuşkusuz kabalıklarını atarak yumuşak bir karaktere sahip olmasıdır. Bu, elbette her durum karşısında yumuşak davranmayı gerektirmez. Ama sertliğin bile bir estetiğinin olması gerekmez mi? Söz konusu insansa gerisi teferruat; söz konusu zarafetse gerisi füruat demediğimiz sürece neyi konuşacak, hangi zeminde buluşacağız ki?

İnsan doğası mücadele üzerine kurulmuştur. Aslında mücadele bitkilerden hayvanlara ve oradan insana uzanan bir varlık inşası meselesidir. Mücadele etmeyen hiçbir canlı tahayyül edilemez. Ve mücadele bazen zorlu koşulların üstesinden gelebilmek için sertliği davet edebilir. Hayatını çetin koşullarda idame ettirmek zorunda kalan canlılar, ister bitki ve hayvan, isterse insan olsun, kendiliğinden sertlik vadisiyle karşılaşmak zorunda kalırlar. Hatta bazen sertlik bir kader bile olabilir. Üstelik sert şartların üstesinden gelmek için bünye kendini ona uydurmak zorunda kalarak yüzey yapıyı sertlikle donatabilir de. Nasıl ki sert iklimlerde yetişen bitkiler kendilerini korumak için derilerini katılaştırıyor ve öyle ayakta kalıyorlarsa zorlu şartların içine ve zorlu coğrafyalara doğan insanlar da sert bir karaktere sahip olurlar. Coğrafya kaderdir sözü, biraz da bunu açıklar.

Bedensel görünüm de önemlidir ya, insan dediğimiz o meçhul varlık, birinci dereceden ruhu ve onun dünyada tecessüm etmiş hali olan karakteriyle tanımlanır. Karakter, bedeni biçimlendiren ve içeriden dışarıya ışık veren insani bir büyüdür bu haliyle. İlk karşılaştığımızda insanlar hakkındaki kanaatlerimizi belirleyen biraz da içeriden dışarıya sızan ruh ışığı değil midir? Bir yüzün itimat telkin edişiyle güvensizlik yayışı arasındaki derin çizgi, karakterin beden gözeneklerinden dışarı sızmasından başka nedir? Bir göl, bir nehir, bir okyanus kenardan onu seyredene yüzey yapısıyla kendisi hakkında nasıl hüküm verdiriyorsa bir insan da görünümüyle muhataplarına kendisi hakkında bir şeyler fısıldar ve söylediği şey onun sıfatlarının varlık gerekçesine dönüşür.

Kültürlerin, medeniyetlerin, toplumların da yüzey ve derin yapıları vardır. Özü itibariyle bir toplumu oluşturan değerler bütünü, toplumsal davranışlar üzerinden öteki kültürlere iletilir ve birinden ötekine, toplumların belirleyici öğeleri böylece şekillenir. İnançlar, ırklar, coğrafyalara dair üretilmiş fıkralar hep bu ötekilerin nezdinde berikilerin tarifinde olduğundan daha incelikli, daha zarif şekillere bürünür. Bir toplumda, coğrafyalar arasındaki farklılıkları öne çıkaran espriler, fıkralar, o farklılıkları zenginliğe dönüştüren, katı ciddiyetleri yumuşatarak insanları birbirine yaklaştıran en önemli yapıştırıcılar değil midir?

Nasıl tropikal iklimle step iklimi arasında fark gözetiyor ve kıyı iklim yapısıyla dağ iklim yapısı arasında simgesel karşılaştırmalar yapıyorsak dinler, ahlaklar, kültür arasında da izlenimler üzerinden fikre dönüştürdüğümüz sayısız söylenceler üretiyoruz. Böylece, izlenim, bir bakıma gerçeğin temsilcisine dönüşüyor. Hatta bazen içerikten yoksun olsa bile içerikle biçim arasındaki hat kalınlaştırılarak biçimin içeriğe dair yanlış cümleler kurduğu tuhaf üretimlerle bile karşılaşıyoruz. İşte insanlar ile toplumlar ve topluluklar arasındaki bu kalın temas noktalarını törpülemenin, inceltmenin ve geçişkenliği kolaylaştırmanın yollarından biridir edebiyat. Varlığıyla sadece insanı dünyaya olduğundan daha sıkı bağlamaz, topluluklar arasındaki derin farklılıkları da izole eder,yüreğin kapaklarını biraz daha açarak içeriye ötekilerin girmesini kolaylaştırır. Kalbimize davet ettiğimiz her edebi metin onun çapını genişleterek bizim gibi düşünmeyen insanlara da yer açmıyorsa konuşacak ne kalmıştır ki geriye?

İklimler ve kültürler arasındaki sınırlar günümüzde, öncesine göre oldukça şeffaflaştı. Nasıl ki Akdeniz iklimi Karadeniz’e, Güney iklimi kuzeye taşındıysa Doğu, Batı, İslamlık, Hristiyanlık, fizik, metafizik gibi karşıtlıklar da birbirine karışmadıysa bile birbirinin sınırlarını zorluyor. Bu, istediğimiz bir şey değil. Sonuçta, aynı kaynaktan çıkmış olsa da Allah’ın yarattığı her bir nesnenin kendine özgü bir doğası var ve bu doğa sayesinde yeryüzü olduğundan daha güzel görünüyor. Yüzeydeki aşınmalar, koruyucu cilt tabakalarının törpülenmesi, içeride belli hassasiyetler üretiyor ve o hassasiyet noktaları gittikçe yaralara dönüşüyor. Yaralar da ister istemez bünyeye acı vermekle kalmıyor, onun şekil yapısını zedeliyor. Şekli bozulan bütünün içeriği de ona boyun eğmek zorunda kalınca her şey birbirine karışıyor ve ortalık çirkin yüzeylerden, çirkin içeriklerden, çirkin yapılardan, çirkin üretimlerden, çirkin eylemlerden geçilmiyor. Postmodern kültür, bu tarafıyla bakıldığında profesyonel bir çirkinlik estetiğinden başka bir şey değil. Sertlikleri yumuşatmak için yola çıkan tren, yumuşaklığı yok etmeye tahvil etmiştir. İşlevi kalbi yumuşatmak olan edebiyat, bu süreçte kalbi o kadar yumuşatmıştır ki kalp artık küçük bir krizde bile dağılan cıvık bir hamurdan başka bir şey değildir.

Peki bizi buraya getiren şey nedir? Ne olup bitti de dünyada görünür ve görünmez, somut ve soyut hemen her varlık kendi sınırlarının dışına çıktı, çıkarıldı ve bir şekilde doğasına özgü nitelikleri kaybetti. Ne oldu da insan, insanlık mücadelesinde yenildi? Ne oldu da estetik çirkinliğe, ahlak ahlaksızlığa, inanç inançsızlığa, hak batıla boyun eğer hale getirildi? Ne oldu da insanlığın bize ulaştırdığı nakış nakış işlenmiş değerlerin ipi çözülerek karmaşık bir yumağa dönüştürüldü dünyamız?

Yüzlerce sebebi bulunabilir bu soruların. Ama ipin koptuğu yerlerden birinin ahlak ile aynı kökten gelen, aynı kökenden fışkıran edebiyatın önce insana yabancılaşması ve insandan uzaklaşması, ardından insana küsmesi olduğu açık. Küstürmekle kalmadık o kayayı bile merhamete getirip arasından incir gövdesini görünür kılan duygu güzelleştiricilerini, aşağıladık da, hakikatlerinin yerine sayısız imitasyonlarını koyup kendimizi avutup durduk, avutup duruyoruz.

Sadece insanlar öç almaz, değerler de öç alır bazen. Şimdi, siyasetin gökyüzüne dönüştüğü bu sert ortamda, nereye çıksanız ahlak hesap soruyor sizden, etik ve estetik hesap soruyor. Kaybettiğimiz bir değere, bir daha hiç ulaşamayacak gözlerle bakıyoruz edebiyata. İnanmayı, değer biçmeyi, içtenliği kalbimizin duvarından, bir incir çekirdeğinin kayayı yararak kendine yol bulması misali, bir insandan ötekine akıtıp duran çağlayanların kuru çakıl taşı görüntülerini seyrediyoruz ekrana her baktığımızda; esefle, hüsranla, iflasla…

Siyaset konuşunca edebiyat susmuyor sadece, edep de gözyaşı döküyor, görmüyor musunuz?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Yunus 2018-05-02 14:56:27

Edebiyattan ebediyata yolculuktur insani mutlu edecak kelam vesselam

Avatar
Semih 2018-05-02 15:07:23

kaleminize sağlık hocam.söze yansıyan bu nezaket ve letafet elbet kendisine ilham veren ve güçlendiren bir kaynağa ihtiyaç duymakta. bu kaynağın da yüreğiniz ve ruhunuz olduğu aşikar.o halde yüreğinize ve ruhunuza sağlık

Avatar
Semih 2018-05-02 15:07:38

kaleminize sağlık hocam.söze yansıyan bu nezaket ve letafet elbet kendisine ilham veren ve güçlendiren bir kaynağa ihtiyaç duymakta. bu kaynağın da yüreğiniz ve ruhunuz olduğu aşikar.o halde yüreğinize ve ruhunuza sağlık