Klasik kültür, neden acaba en derin hakikatleri bile belagatle sunmaya çalıştı? Neden acaba, Fuzuliler, Nef’iler, Nabiler değil sadece; Yunuslar, Mevlanalar, Hacıbayram-ı Veliler de alem-i kevn ü fesadın olmadık meselelerini edebiyat diliyle aktarmanın sayısız örneklerini verdi? İncelikli bir yolculukken hayat, ne oldu da yorucu bir yokuşa dönüştü? Klasik kültürün gördüğü, bizim göremediğimiz neydi? İnanç ile düşünce, düşünce ile ahlak, ahlak ile edebiyat arasındaki o ince çizginin birbirine fısıldadığı cümleler neden ibaretti gerçekten? ‘O olmazsa ben de yokum.’ derken edebiyat ahlaka, düşünce inanca, neyi kastediyordu sahiden?.. Sahiden de o insanların bilip rahat ettikleri, bizim bilmeyip keyfimizi kaçıran nedir? Nerde hata yaptık biz? Kapılar açıkken bile güvendeyken x ışınlarıyla bile korunamıyor evlerimiz?

Bütün o gazavatnameler, bütün o Hz. Ali cenkleri, Hıralar, Hayberler nasıl da içimize girerdi bir daha hiç çıkmayacakmış gibi. Nasıl da edebiyat inancın göğünde yeşerir, nasıl da dünya incelir, incelir yüreğimize sokulur; nefes üfleyip dururdu bize masallar, efsaneler, destanlar... Sokak ışıklarından daha çok aydınlatırdı, yüzümüzü uykumuza giren masal kahramanları; evlerimiz ne de küçüktü o vakitler masallar nasıl da genişletirdi odaları…

En inanılmayacak şeye bile inanırdık o vakitler. İnanmak saflık değildi, kanmak anlamına gelmiyordu hiçbir literatürde… Söz senetti, sözü veren emin, söze inanansa saf değildi asla; herkes kendinden emin, sözünden emin, davranışlarından emin… İnsanlar gibi, yalan söylemezdi kitaplar da, hayatımızın içinde, tam da içindeydi sonunda yalanının kurbanı olan çobanlar… İnanmak güzel şeydi be kardeşim Kaf dağının ardına, kurtlara, kuzulara, perilere, devlere, cücelere, uzak ülkelere… Üstelik kurt ile kuzuyu konuşturan hikayelerimiz vardı; kaplumbağayla tavşanı, dağ ile ırmağı… Gök de konuşurdu, yer de… Ateş gürler, yel tebessüm ederdi her kelimede… Bize kelimeyi getiren kitaplar nerede? Sadece biz mi emanet ettik sözlerimizi gözlerimize? Sadece biz mi unuttuk konuşmayı seyretmenin gölgesinde? Şimdi ama ne zaman sussak konuşmuyor dağlar da ırmaklar da kurtlar da kuzular da; şimdi ama ne zaman sussak, insanlığın ruhuna Fatiha yükseliyor dağlarda… Peki ama ölene kadar bizi ayakta tutan neydi, öldükten sonra da?.. Kışları içimizi sobadan çok ısıtan neydi o vakitler, yazları klimadan çok serinleten neydi? Bize hayatı öğreten, hayata bizi kabul ettiren bütün o metinler nerdeler şimdi? Gözlerimiz büyüdükçe neden küçüldü ki yüreklerimiz?

Belki şundan: İnanç bir bütündür, ahlak bir bütündür, estetik bir bütündür, edebiyat bir bütündür, hayat bir bütündür. Bir’den çıkmış olan rakamların bir’e ihaneti düşünülebilir mi? Bütüne ihanet eden parça ayakta kalabilir mi? Parçaların gücü ele geçirdiği memlekette, ‘bütün’ ayaklar altında kalmaz; gökyüzüne çıkar ve oradan seyreder hayatı. Bütün, yere düşmemiş, yukarı çıkmış, seyrediyor şimdi bizi. Parçalanmış bizi… İnancı delik deşik, ahlakı yamalı bohça, estetiği şöyle böyle, edebiyatı klavyeye emanet bir toplum, geleceğin ipine nasıl tutunabilir ki?.. İşimize gelince inanıyor, gelmeyince yok canım diyoruz; önce eyliyor, sonra meşruiyet arıyoruz; her sabah bileniyor, her akşam dökülüyoruz; her tarafa şiir döşüyor, edebiyattan düşüyoruz. Bağlamıyor, söküyoruz; onarmıyor, yıkıyoruz; kolaylaştırmıyor, zorlaştırıyoruz; güzelleştirmiyor, çirkinleştiriyoruz; konuşmuyor, gürültü çıkarıyoruz; söylemiyor, bağırıyoruz… Ve sesin şiddeti arttıkça değeri azalıyor ve sesin şiddeti arttıkça kulak büzülüyor ve sesin şiddeti arttıkça geriye sadece ateşten harfler kalıyor…

Öyle bir sürece girdik ki en tok cümleler bile edebiyat eliyle yumuşak bir zeminde su gibi akarken en dinlenmiş kelimeler bile dikey yürüyor şimdi. Sanki konuşmak, ikna etmek vibrasyon yüksekliğiyle ilgiliymiş gibi. Kulaklık takılıyken sesinin çıkmadığını düşünüp ha bire bağıran insanlara dönüştük. Ne kadar çok bağırırsam o kadar duyulurum, ne kadar çok konuşursam o kadar yayılırım, ne kadar cümle üretirsem o kadar ayakta kalırım anlayışıyla sessizliğin, yumuşak konuşmanın, incelikli söyleyişlerin büyüsünü usulca kaldırdık üzerimizden. Şimdi artık cümlelerimizin buyruğuna kanan derilerimiz de kalınlaştı. Kalınlaşmış, dışarıyla arasına mesafelerce duvar ören tenlere serin sular ne diyebilir ki? Katılaşan kalplere incelikli sözler neyi söyleyebilir? Şimdi artık edebiyat, gerçek edebiyat başka bir dile dönüştü. Tıpkı bilmediğimiz ecnebi lisanları gibi, nerede sesini duysak yabancı gözlerle bakıyoruz edebiyata; yabancı, yadırgatıcı, geçici…

Düşünceyi siyasetten koparınca, sloganlar hasım vadilerine dönüştü ansızın; hasım vadisi çiçekleri kokmuyor ne yazık ki… Üstelik görüntüsüne kanıp ne zaman eğilseniz bir yerlerinize batıyor dikenleri slogan çiçeklerinin… Edebiyatı ahlaktan koparınca içi boş cümleler yoklayıp duruyor içimizi, yüzeyi parlatılmış metaller üstünde methaller sanıp patika yürüyüşleri yapmak gibi abesle iştigallerimiz var şimdilerde. Ve şimdilerde artık ne şair var ne yazar, yazarsa ancak bilgisayar yazar… Ve üstelik artık sadece bilgi saymıyor, duygu da sayıyor, duygusavıyor…

Masalları bırakınca masalar nasıl da kandırıyor bizi…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Yunus 2018-05-09 11:41:46

Edebiyat bir çile ve düşünce ürünüdür. Ancak Düşünen toplumlar edebiyat üretebilirler.

Avatar
FATİH AVCI 2018-05-09 09:41:38

/"düşünceyi siyasetten koparınca, sloganlar hasım vadilerine dönüştü ansızın; hasım vadisi çiçekleri kokmuyor ne yazık ki" cümlesi bilakis "düşünceyi isiyasetle irtibatlayınca ,sloganlar ... ./.şeklinde olmalı.