Din hakikate, ahlak nezakete, edebiyat ise güzel söze davet eder. Hakikat ile nezaketin buluştuğu sözdür kalıcı olan. İster şiir, ister roman, isterse deneme olsun, bir metni zaman ve mekanın üzerine çıkarıp onu gökyüzü gibi her yerden görünür kılan işte bu iki kuvvettir: İnancın ve ahlakın rengiyle boyanan bütün metinler bir yanıyla görünür olurlar. Buna bir de sözün güzelliği eklenince artık hangi zaman o cümleyi eskitebilir, hangi mekan soldurabilir ki?

Edebiyat elbette bir hakikat sözcüsüdür ama asla gerçeğin taşıyıcısı değildir. Tıpkı içinde gayri ahlaki öğeler bulunmamak kaydıyla ahlak borazanlığı yapmak zorunda kalmaması gibi. Edebiyat elbette bir dini telkin değil duygu taşması ve taşınmasıdır ama içinde mutlaka bir inanç bulunan metinlerdir eskimeyen, hep yeni kalan. Bu, insanın tamamlanma sürecinin estetiğe duyduğu ihtiyaçla ilgilidir. Kendini nezaketle buluşturmayan davranış nasıl kaba saba ise kendini hakikatle buluşturmayan söz de boştur.

Klasik kültürümüzün edebiyatçıları, şairleri aynı zamanda düşünce adamları, medrese hocaları, alimlerdi. Edebiyat hem düşüncenin hem felsefenin hem de bilginin estetiğe dönüştürüldüğü bir zemin olarak tahayyül edilirdi. Baki’ler, Nabi’ler, Şeyhülislam Yahya’lar hatta Fuzuli’ler, Şeyh Galip’ler bile hakikat ve malumatın tam ortasında duruyor, hayatı oradan temaşa ediyor, temaşa ettiklerini oradan edebi duyarlılığa dönüştürüyor ve yüzlerce yıldır nesilden nesile bir bellekten ötekine tevarüs eden bütün o güzel şiirleri dilin zarafetiyle süslüyorlardı. Öyle bir dünyaydı ki o felsefeyle hakikat, hakikatle ahlak ve ahlak ile edebiyat iç içe geçmiş,birbirinin müdavimi ve mütemmim cüzü olarak varlıklarını sürdürüyordu.

Ne olduysa oldu, Tanzimat hayatın bu derinden güzelleştiricileri arasına mesafe koydu; önce mesafe koydu, ardından uzlaşı alanlarını yok etti. Zamanla öyle bir anlayış gelişti ki inanç birey özgü bir tapınma biçimi, ahlak bireyler arasındaki ilişkilerin doğasını belirleyen davranışkalıpları, felsefe ise dar çevrelerin kendi aralarında dolaşıma sundukları bir düşünce teorisine dönüştü. Edebiyat da bütün bunların dışında, bütün bunlardan habersiz, bütün bunlardan kopuk, insanın sadece anlık duygularını ifade eden içeriksiz hoş söyleyişlere dönüştü. Cumhuriyet şiirini de etkisi altına alan bu kopuş ve bağlamından uzaklaşma günümüz şiirinin bile en büyük sorunlarından biridir kuşkusuz.

Bununla birlikte, edebiyat hayatın öteki şemsiyelerini gölge olarak kullanmasa bile saf ve kristalize kullanımlarıyla bir duygu taşıma işlevi görür. Sevinç ya da kederle olsun, gözyaşı insan duyarlılığının merhamet taşmasıdır. Vücudun hoşnutluk ya da hoşnutsuzluk, kabul ya da ret, acı ya da sıhhat habercisi olan gözyaşı, bedenimizin en kırılgan noktalarından biridir. Duygularımızın rengi gözyaşı eşliğinde, tam da o retina tabakasından dışarı sızar. Biz dünyayı gözyaşı üzerinden görürüz, seyrederiz. Göz pınarının kuruması, tıbbi karşılığıyla konjonktivit, insan bedeninin bütünüyle görme yetisini zaafa uğratması demektir ki dünyayla temasımız o anda bulanıklaşmakla kalmaz, aynı zamanda keyifsizleşir. Demek ki dünyayla bağımızı gözyaşı üzerinden kuruyoruz. İyi ya da kötü, güzel ya da çirkin ama dünyanın ipine sarıldığımız yer tam da gözün pınar başı… Ve o pınarı harekete geçiren ve yer altı sularının dışarı çıkmak için aradığı ince noktayı bulduğu an dışarı fışkırması gibi kendine yol arayan duyguların en nahif yüzeyi olan göze konuk oluşu aynı şey değil mi? Yer altına konuk olan sıcak ve soğuk sular gibi derimizin altında gezinen keder ve sevinç gölgesi duygularımız da dışarı çıkmak için gözümüzü gözeye dönüştürmüyor mu? İşte edebiyat da cümlemizin nemi, gözyaşının rengi olarak dile somut görünüm veren kelimeleri varsayar. Söylenen her kelime, kurulan her cümle, sevinç ya da keder ifadesini öteki insanlara, dış dünyaya ulaştıran birer damla olmakla kalmamalı, bir bakışı, bir düşünceyi, bir ifadeyi de içeren daha geniş kapsamlı bir sunuma bürünmelidir.

Her şey bir tarafa, günümüz dünyasında edebiyatın işlevini tekrar geleneksel yerine oturtma şansımız yok. Bunun önünde sayısız engel var. Ancak küçük bir avuntumuz da yok değil: En azından ağlayacak bir göze sahip olmak az şey mi?.. En azından kederimizi ifade edecek cümleler kuruyor gözlerimiz ve hala ağlamayı güzelleştirecek bir kalp taşımamız en azından, hala bitmediğimizi gösteren tek işaret belki de? Fakat heyhat, ekranlar onu da kurutacak. Yumuşak yüzeylere bakmayı bırakıp sert camlara baktıkça gözümüzün deri tabakası sertleşiyor gün gün. Kalbimizle dünya arasındaki o ince noktadaki sızıntı acı çekerek kendine yol buluyor en fazla. Sadece dünyamız, dünyamızın o harikulade güzellikleri değil, sadece inancımız, inancımızın o muhteşem istikametleri değil, sadece ahlakımız, ahlakımızın o olağanüstü donanımları değil aynı zamanda şiirimiz, şiirimizin o büyülü akışları da ansızın donup kalmış gibi. Sanki bir el, bir düğmeye dokundu ve yaşamın bütün akışı o saat olduğu yere çakılıp kaldı.

Donmuş güzelliklere bakıyor gözlerimiz. Karlı bir dağın doruklarından aşağıya gürültüyle akan ırmağın ansızın donarak sessizliğe büründüğünü, üzerini cam bir tabakanın kapladığını ve ruhu alınmışçasına, yüzyıllık bir sessizliğe gömüldüğünü düşünün. Cam ekranların gerisindeki edebiyat böyle görünüyor işte.

Edebiyattan uzaklaşmak edebiyata sırtını dönmek olsa iyi, karar verir ve tekrar buluşursun. Kötü olansa, onu kendi içinde kaybetmek… Ne vakittir, kim bilir edebiyat, nerelerimize çekildi de biz içeriyi görmeyi unuttuğumuz için onu başka yerde, dışımızda ve uzakta arayıp duruyoruz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.