Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin ilk Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, geçenlerde basın mensuplarıyla yaptığı toplantıda eğitime ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Gündem yoğunluğu nedeniyle değerlendiremediğim konuşmayı geç de olsa mevzunun önemine istinaden katkı/eleştiri mahiyetinde bazı hususları değerlendirmekte fayda var. Sistemin büyüklüğü, bugünden yarına değişmeyeceği gerçekliğinin ve kamuoyundaki büyük beklentilerin farkında olarak konuşan Selçuk’un değerlendirmelerine geçmeden eğitime ilişkin bazı genel hatırlatmaları yapalım:

Birincisi, malum olduğu üzere eğitim, küresel dünyanın fetişi. Dokunulması güç bir retoriğin ve gerçekliği meçhul bir takım basma-kalıp yargıların egemenliğinde. Susturucu işlevi gören kimi istatistiki veriler eşliğinde beylik lafların edildiği bu alan, küresel dünyanın sorunu. Başkalarının işlerini güzelce hal yoluna koyduğu bizim arkada kaldığımız şeklindeki yıkıcı propagandaya kapılmanın gereği yok.

İkincisi ve çok daha önemlisi; hayatı birbirinden yalıtık kompartımanlar üzerinden gören/okuyan genel vaziyetimiz. Siyaset’te, Sanat’ta, Felsefe’de kısacası hayatın tüm alanlarında ahvaliniz neyse eğitimdeki vaziyetiniz de o oluyor. Başka türlüsü de olamaz zaten. Bir toplumun canlılığı, niteliksel gelişimi öyle varsayıldığı gibi bir alanda başlayan sıçramanın lokomotifliğinde gerçekleşmez. Bu bir atmosfer, bir iklim işi.  Topyekûn bir atılımla olabilecek bir şey.

Üçüncüsü, sık sık dile getirdiğim üzere meselenin devleti, MEB’i, bürokrasiyi aşan bir hüviyet arz ettiği gerçeğidir. Eğitim alanı özellikle devletlerin/bürokrasilerin 200 yılı bulan bir alışkanlığı üzerinden gidiyor. Söz konusu alışkanlığın pratiği de potansiyeli de önümüzdedir. Bu pratik ve potansiyeli dikkate aldığımızda, elbette MEB Bakanı’nın eğitimi bilen birisi olması çok önemli olmakla birlikte bu önemin marjının küçük olduğunu bilelim. Tarihsel-kültürel müktesebatı ve sancılı modernleşme hikayesi önümüzde olan bir ülkenin büyük ve ciddi sorununun mesiyanik bir yaklaşımla çözülüvereceğini düşünmek başlı başına problemdir. Tüm diğer sorunlarımız gibi eğitim sorunumuz da sıradışı bir kurtarıcı yerine kamusal ilgi, özen ve sahiplenme üzerinden hal yoluna koyulabilir. Açık ve net söylemek durumundayım, Sayın Selçuk’a gösterilen ilgi ve atamasına duyulan heyecan, çoğunu ziyadesiyle hak etmiş olmakla birlikte, daha çok bu mesiyanik tutumdan kaynaklanmaktadır. Bu tutum, bir şahsı abartılı bir büyüklükle taltif ederken aynı zamanda bu cesametin gölgesinde beliren denetimsiz alanda sorumsuzca hareket etme uyanıklığından/arzusundan da kaynaklanır. Mürit şeyhini çoğunlukla boşuna uçurmaz.

Dördüncüsü, toplumu-hayatı okul üzerinden kurma şeklindeki mühendislik pratiğinden vazgeçmemiz gerekiyor. Toplumu, aileyi, kültürü ve inancı meşruiyetsiz ve sakıncalı görerek okulu ‘makbul vatandaş üretme istasyonu’na çeviren, vasiliği anne-babadan alıp devlete kaydıran egemen paradigmanın hala işbaşında olduğunu bilelim.

Beşincisi, dördüncü ile bağlantılı olarak okul üzerine yığılmış abartılı yükü hafifletmemiz gerekliliğidir. Modern eğitim, modern devlet ile ilişkisi dolayısıyla aileden, dini kurum ve yapılardan, mahalleden, cemaatten titizlikle alınan yetki ve görevlerin devredildiği bir alan olarak yapılandırılmıştır. Kuruluş koşulları böyledir, tarihsel serencamı bu şekildedir. Dolayısıyla modern eğitim veya okul sadece akredite edilmiş bir ‘müfredat’ın aktarıldığı yer olmanın ötesinde bir ahlakın, ideolojinin, tavrın, tutumun, davranış kodlarının, beğeni almanağının, cinsiyet rolünün vs. aktarıldığı bir yapı hüviyetindedir. Bugün bu yükü hafifletmek eğitim bahsinde atılacak en büyük adımlardan biridir. Okulu ‘ulus devlet’lerin arzu gerçekleştirme aparatı olmaktan çıkararak öğrencilerin sosyal, fiziksel, bireysel ve psikolojik gelişimlerinin ve gereksinimlerinin karşılandığı çok daha ‘sade’ yapılara çevirmek de eğitim alanının önemli adımlarından birisi olacaktır. Bürokrasiyi azaltmak, müfredatı hafifletmek, ilişkiyi özgürleştirmek başta olmak üzere günümüzün kandırmacası kişisel gelişim yutturmacalarına, abartılı söylemlere, iddialı vaatlere kanmadan gitmeliyiz. Modern dünyanın eleştirmeni, filozof Ivan İllich’ın modern eğitimle simyacılık arasında kurduğu benzerliği, edebiyatımızdaki-sinemamızdaki cami-okul, imam-öğretmen karşıtlığını hatırlarsak alanın ne tür bir siyasal mücadele arenası olduğunu yeniden görebiliriz.

Eğitime ilişkin bu genel hatırlatmaları yaptıktan sonra Sayın Selçuk’un yaptığı önemli açıklamalara bakmakta fayda var. Makro eğitim politikalarıyla ilgili 2 ay içinde 3 yıllık bir program açıklayacaklarını belirten Selçuk’un en dikkat çekici ifadesi bu yıl yaşadığımız sürpriz TEOG düzenlemelerine gönderme yapan ‘oyunun ortasında kurallar değişmeyecek’ açıklamasıdır. Açıklama çok yerindedir ve söz konusu düzenlemenin bu yıl oluşturduğu mağduriyetlere ilişkin keşke bir takım iyileştirici tedbirler de sıralanabilmiş olsaydı. Eğitim alanındaki çalışmalarımızın esas itibariyle 2040’ların dünyası için olduğunu Yahya Kemal’in ‘imtidad’ sözü üzerinden dile getirmesi de yine yerinde ve anlamlıdır. ‘Eğitim şimdi uçacak’ formatındaki kişisel gelişimci dile koyduğu mesafe ayrıca alanın efsunlu halinden sıyrılması için gerçekçidir, gereklidir ve de sağaltıcıdır. Eğitim kamuoyunun mustarip olduğu şikâyet hattı ve Öğretmen Performans Sistemi’nin kaldırılacağını belirtmesi MEB ile personeli arasındaki güven ve barış ikliminin tesisi açısından önemli gelişmelerdir. Ayrıca bu uygulamaların dün ısrarlı bir şekilde savunulurken bugün rahatlıkla kaldırılabiliyor olması Türkiye’nin ‘kamu politikası’ yapma-yürütme-kaldırma sürecine ibretlik bir örneklik teşkil ettiğini de yeri gelmişken dile getirmiş olalım.

Sayın Bakan’ın Matematik eğitimine, Whatsapp’a, Merkezi sınavlara, kitlesel eğitime ilişkin değerlendirmelerinin genel ve teorik yaklaşımını önemli bulmakla birlikte bu alandaki analizini somutlaştırdıkça problem teşkil edici olduğunu düşünüyorum. Matematik eğitiminde engelin sistem olduğunu belirten Selçuk, sınav temelli bir Matematik eğitiminden anlam temelli bir Matematik eğitimine geçtiğimizde işin çözüleceğini iddia ediyor. Oysa bu analizde gerçek payı olmakla birlikte asıl sorulması ve sorgulanması gereken husus kitlesel bir Matematik eğitiminin gerekli olup olmadığıdır. Yani Türkiye’deki bütün çocukların, tüm farklılıkları göz ardı edilerek, Matematik öğrenmeye mecbur görülmesi izaha muhtaçtır. Matematikten kastımız gündelik hayatın idamesi şeklindeki bir kaygı ise hayatında okul yüzü görmemiş insanlarımızın hayatın öğreticiliğinde hiçbir ek eğitime gerek bırakmayacak şekilde tedrisattan geçtiklerini görmek için etrafımıza bakmak yeterlidir. Yok daha üst düzey bir Matematiksel beceriden bahsediyorsak bunun da kitlesel olmasının gerekliliğinin olmayacağı açıktır.

Aynı şey Sayın Bakan’ın ‘bu sistemde Whatsapp çıkmaz’ tespitinde de dikkat çekiyor. Meselenin daha geniş ele alınması gerekliliğini vurgulayan Selçuk haklı olarak önemli olan ekosistemdir diyor. Ancak analizin devamında mevzuyu tekrar sınav temelli bir sisteme sahip olmamıza bağlayan Selçuk, paradoksal şekilde mustarip olduğu sistem içi konumlanışa bizi çağırmaktadır. Burada sıkıntı şu: Sayın Bakan doğru şeyi gösterip bizi yanlış yerde kalmaya devam ettiriyor. Sınav temelli sistemimize ilişkin eleştirilerin çoğu makul, doğru. Ancak kitlesel eğitim düzeneğinden kaşifler, mucitler çıkarma beklentisi ile yüzleşmezsek gerçekliği kavrayamayız. En başta da belirttiğim gibi bu sistemde, dikkat edin sadece bizde değil, yani zorunlu eğitim sisteminde kaşiflerin, mucitlerin çıkmaması değil çıkması sürprizdir. Bu düzenek İbn-i Sinalar, Galileolar, Edisonlar, İbn-i Haldunlar yetiştiremez. Zaten bu tip insanlar seri üretimle yetiştirilemezler. Bu sistemden bu tarz insanların çıkması istisnai olduğu gibi asıl çok daha önemli olan husus bu tarz insanların zaten istisnai olmalarıdır. Burada meselenin, mevcut sistemi aşan çok daha büyük ve önemli boyutları olduğunu görelim, bilelim.      

Kitlesel eğitime ilişkin eleştirileri, bölgesel konuları dikkate alan pilot ve laboratuvar okullarının yapılabilirliği gibi vurguları hayati önemdedir Sayın Selçuk’un. Bunları yaptığımızda önümüzdeki birkaç yıl içinde PISA’da göstereceğimiz başarının önemli ancak teknik ve tali bir başarı olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bunun için PISA dereceli ülkelerin akademik başarı dışındaki göstergelerine bakmamız yeterli. Nitekim Sayın Bakan’ın daha önceki PISA eksenli yazıları bu alanlara vurgu yapan uyarılarla doludur.

Önemli gördüğüm bir husus da Sayın Bakan’ın LGS’ye ilişkin ‘önümüzdeki sene bu sınavın çocukları huzursuz eden kısımlarıyla ilgili her türlü önlemi alacağız ve çok daha sakin bir sınav dönemi geçecek’ açıklaması. Burada ülkenin mevcut gerçekliğini ve bu gerçekliğin el verdiği olası opsiyonları gözeterek gerçekçi açıklamalarda bulunmakla iktifa edilmelidir. Mevcut eğitim yapılanması dikkate alındığında kademeler arası geçişte bir ölçüt kullanma zarureti açık. Bunun da merkezi sınav olması kamu vicdanının tatmini açısından şu an en uygun olanı. Burada yapılması gereken her türlü söze, söyleme duyarlı olan hatırı sayılır sayıdaki nüfusu tedirgin etmekten ziyade geçen yıla kadar belirli düzeyde olgunlaştırdığımız bir sistemi keyfi müdahalelere mahal bırakmayacak şekilde yaşatmaktır. Sınav’ı bütün kötülüklerin, her türlü başarısızlığın müsebbibi gören kolaycılığa prim vermeden gitmek mesafe almamız için bir gereklilik olarak duruyor.

Her yeni başlangıç yeni bir umut. Alana eğitimi bilen, eğitim camiasının razı olduğu birisinin gelmesi de önemli. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi diğer sorunlarımız gibi eğitim sorunumuzu anlamlı bir çözüme kavuşturacak şey sıra dışı bir kurtarıcıdan ziyade alanı yapısal bir şekilde kavrayacak kamusal ilgi, özen ve sahiplenme olacaktır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner623

banner624