1.Dünya Savaşı’nın hemen sonrası… Dünya büyük güç olarak ABD’yi tanıyor, diğer aktörler ise Birleşik Krallık ve Almanya. Savaş başlayana kadar dünyanın tartışmasız gücü sayılan İngiltere, savaştan sonra ABD’den aldığı büyük borçlarla hegemonyasını yitirmeye başlıyor. Borçlar yüzünden yeniden şekillenen altın değerlemesi (-ki o zaman pound, altınla değerleniyor) poundun aşırı değerlenmesine ve İngiltere için ihracatın dibe vurmasına sebebiyet veriyor. Aynı süreçte Almanya ise ABD’nin tazminat isteği ile farklı bir kriz yaşıyor. Radikal bir kararla “para basma” kararı alan Almanya, basılan paranın ABD tarafından kabul edilmemesi ile hiperenflasyon yaşıyor ve ABD’nin yeni kredi önerisini kabul etmek zorunda kalıyor.

1870’li yıllardan itibaren ticaret anlamında gelişen ABD’de ise iri ufaklı birçok şirket, savaşın zorlukları karşısında birleşme eğilimi gösteriyor. 1929 yılında gelindiğinde ABD ekonomisinin lokomotifi/sahibi haline gelen 200-220 holding bulunuyor. Ekonominin hâkimiyetini elinde bulunduran, borsanın çoğunluğu elinde bulunan bu holdinglerden birisinin dahi sendelemesi aslında ABD ekonomisinin sendelemesi için yeterli… Dönemin Başkanı Hoover, 1920’lerin popüler ekonomi anlayışı olan liberal ekonomi anlayışına göre “ekonomiye devlet müdahale etmez” anlayışı ile ekonomik anlamda adım atmıyor… Ve konunun köşeye irdelenmesine neden olan nihayet; ABD’nin tazminat olarak istediği meblağları altın olarak istemesi… Ancak dünyadaki altın stoklarının bu tutarı ödemek için yetersiz olması ve mevcut stoğun çoğunluğunun ABD’nin elinde olması. Sonuç; tarihe geçen ismi ile “Büyük Buhran”. Yani, ABD’nin başta gümrük vergileri olmak üzere birçok kalemde yaptığı artırımla başlayan ve insanların sosyal statülerini kaybettiği, piyasada yaşanan para darlığı neticesi “takas ekonomisi”nin başladığı bir süreç!

Şimdi gelelim günümüze. Her ne kadar görünen yüzüyle liderler liginde sadece ABD, İngiltere ve Almanya’yı sayamasak da bugün ABD, dünya ekonomisine yön veren en önemli aktör. İngiltere, Brexit ile aslında hiç dâhil olmadığı AB ekonomisinden kopan ve bir tarafı ile ABD ekonomisini de gizli anlamda yöneten aktör olarak, son olarak Almanya ise Avrupa Birliği’ni bir arada tutmaya çalışan ve lideri konumundaki ülke olarak benzer rollere sahip. Belki geçmişe nazaran tek farkla; Çin!

Atlantik’ten Pasifik’e kayan ekonomi sürecinde söz konusu aktörler son konulan vergiler ile artık resmi anlamda bir “ekonomi savaşı” başlatmış durumdalar. Bu süreç sadece, özellikle ABD’nin ve Trump’ın iddia ettiği üzere “haksızlık”tan öte bir durum. Zira; üretim ekonomisi üzerine kurulmuş olan ve belirli aralıklarla “gönüllü devalüasyonlar” ile süreci yöneten, tabiri caizse –oyunu kurallarına göre oynayan- Pasifik ile tüketim üzerine kurulmuş Atlantik arasında ekonomik bir yüzleşme mevzubahis.

Dünya, ikinci bir “Büyük Buhran” yaşamak istemiyorsa, “bloklar” arası çekişme ve rekabetleri bir tarafa bırakmak zorunda. Ancak şu anki kişisel/ülkesel hırslar ve hegemonya arayışları bu temenniye vücud buldurmayacak noktada. “Ekonomi Savaşları” başladı ve bu savaş fiili olarak can yakmadan durulacak gibi değil. Ülke yönetimlerinde tek “rey”den daha fazla hakları olmayan insanların ödeyeceği bedelleri, çeşitli nedenlerle ülkeleri yönetme noktasına erişmiş, küresel savaşların iradesiz “aktörlerinin” belirliyor olması en acı realitelerden birisi.

“Ekonomi Savaşları” sadece bir başlık. Asıl başlık, “her şartta tek bedel ödeyen piyonlar” olmalı belki de… Tıpkı fiili savaşlarda bedel ödeyenlerin asıl başlık olması gerektiği gibi… Ki, bedel ödeyenler hep aynı güruh!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.