Dünyada şu an geçerli olan modern yönetim düşüncesi demokrasi ve katılımcılığa son derece önem veriyor. Demokrasi denilen yönetim düşüncesi eski Yunan’dan beri var. Yeni bir icat değil. Kâh sınırlı, kâh daha geniş şekilde demokrasi var olmuş. Her ne kadar şu an demokrasi bütün dünyada liberal ekonominin bir ön kolu olarak çalışıyorsa da, neticede insanlık bundan daha iyisini keşfedene kadar zannederim en iyisi bu.

Her ne kadar şahsen benim demokrasi hakkında derin kuşkularım bulunsa da en azından katılımcılığı öne çıkardığı için önemsiyorum. Aslında katılımcılık da yeni bir kavram değil. İslam kültüründe “istişare” ve “şura”ya karşılık geliyor. Yani bizim medeniyet kodlarımızda da bu kültür var esasında. Şimdi siyasi alandaki demokrasiyi bir kenara bırakalım. Ekonomi yönetiminde demokrasi nasıl sağlanabilir? Hükümet kanadında ekonomiye ilişkin karar alma mekanizmalarında demokrasi çok boyutlu şekilde işletilebilir ancak benim konum bu değil.

Benim esas düşüncem ekonomi yönetimine vatandaşı da dahil etmek. Evet her ne kadar alınacak bazı kararların siyasetin, teknokrasinin ve bürokrasinin çeşitli kanallarından geçerek şekillenmesi gerekiyorsa da en azından bazı kavramların toplumsal tabana yayılması ve uzun vadeli etkilerinin ölçülmesi için ekonomi konusunda karar mercilerinin ciddi bir PR süreci işletmeleri, bunun yansımalarını düzenli olarak ölçmeleri, sonuçlarını kontrol etmeleri gerekiyor. Mesela ihracatın özendirilmesi noktasında ihracat yapabilecek konumda olan ama cesaret edemeyen firmaların bu alana teşvik edilmesinin sağlanması ya da vatandaşın cari açığa sebep olan elektronik gibi ithal mallar konusunda daha hassas davranmasının sağlanması gibi… Ya da tasarruf konusunda vatandaşın doğru kanalize edilmesi gibi…

Eskiden çocuklara kumbaralar dağıtılır bunları kullanmaları istenilir, erken yaşta tasarruf düşüncesi çocuklara aşılanırdı. Yerli malı haftası büyük bir iştiyakla kutlanır, o gün ithal ürün tüketilmez bir gün de olsa yerli olana teşvik öne çıkarılırdı. Gerçi diyeceksiniz yerli olan neyimiz kaldı? Ya da yabancı ürünün yerliden daha kaliteli olduğu bazı sektörlerde tüketici davranışlarını nasıl yönlendirebilirsiniz?  Evet bu sorular da gayet yerinde ve haklı sorulardır. Piyasa realitesi bazen ideal olanı aşar ya da çiğner, bunun farkındayız ama en azından bazı temel iktisadi davranış biçimlerinde önce devletin millete örnek olması, sonra da milletin ekonomik konularda daha bilinçli hale gelmesi gerekiyor. Üretmeden tüketiyoruz. Ürettiğimizden çok daha fazlasını tüketiyoruz. İstihdam ve vergi gibi temel girdileri sağlamayan sektörleri destekliyoruz ya da önünü açıyoruz.

***

Cep Telefonu ve Lüks Oto Cenneti

Türkiye son 10 yılda resmen bir ithal otomobil ve cep telefonu cennetine döndü. Kamuya bakıyorum Audi ve Volkswagen marka araçlar bir numaraya oturuyor kiralamalarda… Eskiden Renault’un iyi bir modeline binince bir bürokrat göze bakıyordu, şimdi bakıyorsunuz her yer Alman malı otomobil dolu. Devlet bir taraftan ihracat yapamamaktan, cari açıktan, lüks tüketimden falan dem vuruyor; öbür taraftan belediye ve kamu kurumları lüks otomobil cenneti haline geliyor. Mesela tasarruf ve yatırımla ilgili bir konuda çok boyutlu bir yönetişim modeli uygulanacaksa, ekonomide demokratik katılım sağlanacaksa, önce devletin kendisini sorgulaması ve önce kendisinden işe başlaması gerekiyor. Eskiden İstanbul’daki ilçe belediye başkanları A6 model araca bindiklerinde göze batıyordu. Şimdi çoğu, maşallah bakanların kullandığı marka ve büyüklükte “S” serisi araçları kullanıyorlar! Bütün bunlar vatandaşın gözünü ısırıyor. 200 bin TL’lik sağlam bir Volvo neyine yetmiyor mesela! Arkada eskort araçları, önde kocaman Mercedes!.. Bunu belediye başkanı yapıyor. Bir Alman ya da Fransız hasbelkader orada bulunsa, bu durumu görse herhalde hükümetin bir bakanı ya da başbakan geçiyor zanneder.

Diyeceğimiz o ki ekonomik konularda demokrasi tabandan başlar, ekonomi süreçlerinin en azından psikolojik boyutunu vatandaş katkısıyla yönetmek istiyorsanız önce devlet kurumlarındaki lüks gösteriş ve ihtişamın önüne geçmek zorundasınız. Bunların önünü almadan vatandaşı karar alma süreçlerine katmanız mümkün olmaz. Vatandaş bunlardan gerçekten rahatsız.  Demokrasi tabandan başlar, tavana doğru sirayet eder ama tavan, tabanın görüş ve düşüncelerine değer vermiyorsa tavan samimiyetini yitirmiş demektir.

***

Siyasetle Bürokrasi Arasındaki Bakış Farkı

Siyaset kurumu özellikle ekonomi yönetimi ve mali disiplin konusunda halkın taleplerini bir parça daha değerli bulan bir yaklaşım sergiliyor gibi gözüküyor. Yani faizler yüksekse mesela “indirin kardeşim bu faizleri” filan diyor. Ya da en son taşıt vergisi konusunda önce rakamın %40 olarak belirlenmesi, sonrasında oranın 25’e çekilmesi örneğinde olduğu gibi… Bürokrasi ise daha teknik düşünüyor, hesaplar yapıyor… Bütçe açığı, denk bütçe, bütçe fazlası gibi kavramlar üzerinden çeşitli hesaplamalar yapıyor. Bazen özellikle vergi, faiz ve benzeri konularda Merkez Bankası vb kurumlarla siyaset arasında çeşitli boyutlarda görünür, görünmez anlaşmazlıklar ve gerginlikler oluyor. Aslında çeşitli ekonomik programların hedeflerine ulaşması için izlenecek rota konusunda siyaset ile bürokrasi hem fikir, ancak günlük ya da kısa vadeli bazı konularda farklı seslerin çıktığını görüyoruz. Maliye bürokrasisinden yetişen birisinin Maliye Bakanı olması, ekonomi bürokrasisinden yetişen birisinin ekonomi bakanı olması, hazineden yetişen bir bürokratın ilgili alanda bakan olması Türkiye’nin yabancı olduğu bir konu değil. Bu biraz Fransız modeli aslında. Fransa’nın yüksek kalitedeki okullarından mezun olan bir kısım üst düzey bürokratın daha sonra bakan olması Fransa için garip karşılanacak bir durum değil. Fransa bir parça oturmuş bir bürokratik yapıya ve geleneğe sahip. Piyasa ve devlet orada birbirinden çok hoşlanmasa da işler bir şekilde yürüyor. Ama Türkiye’de bazen en küçük konularda bile ortaya çıkan fikir ayrılıkları küçük çaplı da olsa krizlere sebebiyet veriyor. Bazen bakıyorsunuz siyaset kurumunun üçlü kararname ile atadığı bürokrat hükümetin tam da tersine işlere imza atabiliyor.

***

Devlette Uzman Oligarşisi

Siyaset ve bürokrasi konusunda Türkiye’de henüz yeterli denge sağlanmış değil. Atanmışların seçilmişlere direnmesi, baş kaldırması, aksine hareket etmesi alışılmış davranış biçimlerinden birisi. Siyasetle bürokrasi arasında senkronizasyon şart. Bunun için özellikle bakanlıklarda daire başkanı ve üstü bürokrasi siyasileştirilebilir. Hiç olmazsa siyasi sorumluluk taşıyan hükümetle bu sorumluluğu taşımayan bürokrasi arasında bir denge kurulur. Bir de kamuda “uzman” tahakkümünün sona erdirilmesi şart. Her şeyi bildiğini iddia eden uzman oligarşisi bazen bakan düzeyinde bile diş geçirici güce ulaşıyor. Seçilmiş siyasetçi maalesef bu kerameti kendinden menkul uzman tayfasına bilginin demokratikleştiği ve bilgi tekelinin kırıldığı bir çağda teslim oluyor. Özellikle ekonomi yönetiminde bu çok göze çarpıyor. Buna müdahale edilmezse siyasetin bürokratik yapıya teslimiyeti kaçınılmaz bir son olarak duruyor.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.