Din, aynı zamanda yaşanan bir tecrübedir. İnanç, ibadet, gündelik hayat pratikleri ve tecrübe. Peki neyin tecrübesi? Tanrı’nın ya da Tanrı’ya yönelik bir tecrübe. İnsanın bu tecrübelerden elde ettiği şeyler biriciktir; bazı ortak noktalara sahip olsa da kişinin deruni dünyasında birçok farklı girift ilişki ve algılama tarzlarının sonucudur. Bu açıdan insanın Tanrı ile özel bir ilişki kurduğunu söyleyebiliriz.

İnsanlar tarih boyunca farklı dinlere inanmışlar, mabetler inşa etmişler ve farklı sıfat ve niteliklerde olan farklı Tanrılara ibadet etmişlerdir. Burada üzerinde duracağımız birinci nokta, modern zamanlarda dinin devrini tamamlayıp artık işlevini kaybedeceği şeklindeki öngörü ve tahminlerin yanlışlanmasıdır. İnsan, ne kadar teknolojik gelime sağlarsa sağlasın, dine olan temel ihtiyacı devam etmektedir. Tabii ki bu, her şeyden önce bir ontolojik güvenlik meselesidir.

İnsan dünyaya bir misafir olarak gelir ve gider. Onun dünyada bulunuşu, başlı başına bir sorundur. Bir yandan, insanın dünyada her şey gücünün yetmeyişi, irade ve arzularının tam gerçekleşememesi, sürekli kendisini aşan güçlerin ona egemenliği; diğer yandan, dinlerin verdiği sınırlı bilgilerin dışında, ölümden sonrası için yaşadığı endişeler ile içindeki ebedilik arzusu; işte tüm bunlar insana ontolojik güvenlik sorunu yaşatmaktadırlar. Açıkçası bu krizi aşma potansiyeli ise sadece dinlerde bulunmaktadır.

İnsanlar mabetlere giderler, ibadet yaparlar. Her mekan ve zamanda “Tanrı” diye isimlendirdikleri bir varlığa dua ederek onunla temas kurmaya çalışırlar. Tabii ki bu talep ve dualara, Tanrı’nın anında yukarıdan bir sesle karşılık verdiği görülmemiştir. Kutsal kitapların bildirimlerine göre Tanrı, sadece peygamberlerle konuşmaktadır. Fakat Tanrı, kendi varlığına dair çok sağlam dayanakları tecrübe edeceğimiz biçimde insanı kuşatan her şey yerleştirmiştir. İşte bu sebeple, işaret, delil anlamını içkin “ayet” kelimesi sadece yazılı kutsal kitap cümlelerinin değil, insanın kuşatan tabiat ve hatta insanın kendisini de ifade edecek biçimde şumüllendirilmiştir.

Bu dayanak noktalarından birisi, tabiat ya da dış dünya, diğeri ise insan ve onun vicdanıdır. Tabiat üzerine konuşmayı daha sonraya erteleyerek, şimdi biraz vicdan üzerinde durmayı deneyeceğim.

Doğru ve yanlış (sevap ve günahın) göreli hale geldiği bu post/modern dünyada, insanın içeride ve dışarıda “doğru”ya dair arayışları devam etmektedir. İşte vicdan, insanın doğru ve yanlışa dair kendi içindeki enfüsi dayanağıdır. Hz. Peygamber (SAV)’in “iyi” ve “kötü”nün ne olduğu konusundaki beyanı önemlidir: “İyilik gönlü huzura kavuşturan ve içe sinen; kötülük ise, gönlü huzursuz eden ve içe sinmeyen şeydir.” Bir başka hadiste ise; “kötülük vicdanı rahatsız eden ve insanların bilmesini arzu etmediğin şeydir” şeklinde bir başka beyan vardır.

Şimdi şöyle bir soru sorabiliriz; iyi-kötü, doğru-yanlış vb. nitelemeleri insan vicdanına yaslamak sübjektif bir yargı değil midir? İşte önemli nokta tam da burasıdır. Vicdanlar, bu konuda ortak yargılar geliştirmektedir. Fakat, belki tüm insanların bunları dile getirme ve buna göre kendilerini düzeltme cesaretlerinden bahsedilmeyebilir. Dolayısıyla vicdan, insanın hem kendisine hitabında, hem de insana dışarıdan hitapta seslenilmesi gereken önemli bir dayanak noktasıdır.

Tam da bu sebeple insanların vicdanına seslenmek ve aynı zamanda toplumun vicdanı olmak çağımızda önem taşımaktadır. Çünkü Hz. Peygamber’in deyişiyle, vicdan aslında bizim kendisine danışacağımız baş müftümüzdür.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.