Her mesleğin olduğu gibi gazeteciliğin de sessiz ve eşsiz kahramanları vardır. Onlar pek bilinmez, tanınmaz, vitrine çıkmazlar. Ama gazeteyi kotaranlar onlardır, o yoğun ve stresli çalışma ortamında harflerden, tuşlardan, kâğıttan ve mürekkepten ibaret olan gazeteyi derleyip toplayıp okurun önüne koyanlardır. Geçmişe dalıp efsane gazete Tercüman'ı hatırlıyorum. Şimdi sorulsa, Tercüman deyince akla Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Tarık Buğra,  Rauf Tamer gibi isimler gelir. Onların köşe yazılarıyla hatırlanır gazete. Hâlbuki 1980'lerde görev aldığım Cevizlibağ'daki o ilginç binada köşe yazarlarının dışında muhabirler, musahhihler, sayfa sekreterleri, şefler, müdürler, foto muhabirleri, danışmanlar, arşivciler, şoförler, teleksçiler, pikajörler, montajcılar, karanlık odacılar, çaycılar, temizlikçiler, bekçiler ve daha yüzlerce kişi çalışırdı. Gazeteden bahsedildiğinde bunlar hiç anılmaz, bu doğru değil.

         Eskilerin tabiriyle ‘sayfa sekreteri' olan, yani sayfayı çizenlerin önemli bir yeri vardı gazetede. Tabii bilgisayar gelince yani tüfek icat edilince bilgisayar operatörleri revaç bulmaya başladı. Ama gözümüz ve gönlümüz hep sayfa sekreterlerindeydi. İşte o mütevazı isimlerden, birkaç dostu ve ahbabı dışında pek tanınmayan birisinden bahsedeceğim: Mustafa Cengiz Öztürk. Vefat haberini Facebook'tan aldım. Mehmet Göze, tarih 19 Ekim 2016 tarihinde duyurmuştu. O kısa mesajda şöyle deniliyordu: “Mesai arkadaşım, ağabeyim Mustafa Cengiz Öztürk vefat etmiştir. Merhuma Cenab-ı Hak'tan gani gani rahmet diler kederli ailesine sabr-ı cemil niyâz ederim.”

         Türkiye gazetesinde birlikte çalıştığımız Mustafa Cengiz Öztürk ağabeyin vefatı tanıyanları üzdü. Üsküdar'da karşılaştığımız kardeşi Celâl, 40 kiloya düştüğünü ve hastalığının ilerlediğini söylemişti. Dostlarına böyle görünmek istemiyor, Bâbıâli'ye inmiyor, münzevi olarak ömrünü tamamlıyordu. Kendi halinde, sessiz, kişiliği sağlam, inançlı bir büyüğümüzdü. “Takdir-i İlahî” deyip rıza göstermekten başka çare yok. Murat Başaran onunla yapılmış bir seyahat fotoğrafını paylaşmıştı. Aynı kalender kişiliği oraya da yansımıştı. Dostlarıyla gezmeyi severdi. Mustafa ağabey inşallah sonu cennete varacak uzun bir yolculuğa çıkmıştır. Benim gibi onunla mesai yapmış olanlar hatırlayacaklardır. O gazeteciliğin iflah olmaz sevdalılarındandı. Mütevazı ama ilkeliydi. Murat Başaran, ardından şu satırları yazdı:

         “1984'de Cağaloğlu'na burnumu soktuğumda, bize dair ‘gazetecilik'in dikkat çekici rengi ve havasıydı Mustafa Cengiz Öztürk Ağabey... Ayasofya'nın müzeye çevrilmesi gibi olmuştuk plazalara sürülürken. Gelenek/değer/saygı ne varsa büyük çöp poşetlerine doldurulup da taşınmıştı ‘modern' zamanlara... Nakliyat sırasında ‘ezik'lenmiştik de, çaktırmıyorduk. İşe yaramadı. Verdiğimiz pozların bile hükmü yokmuş/şutlanırken anladık. Anladık/anlamazdan geldik. Mustafa Abi'nin kalem koleksiyonu vardı en fazla... Gazeteciydi. Banknotlarla görünür/görünmez ilişkisi olabilemezdi. Öyle olunca rahat şutlanıyordu zaten. Türkiye gazetesinin duvarına çerçevelenip asılması gereken bir nüsha iken, Pendik'te mütevazı balkona mahkum etmeyi reva gördük. Mozaik yok artık. Mustafa Abi'nin çizdiği kültür-sanat sayfasını doldurmaya çalışırken, sözüm ona soyut resimleriyle birlikte baldırlarını sergileyen ve simsarlarının pazarladığı sanatçı yosmaları çekiştirirdik/günahımız buymuş meğer/mozaik yerine derinliğine varamadığımız acayiplikleri seyrediyoruz ahir zamanda... Ve çünkü... Mozaik yok artık! Gidenlere de biraz üzülüyor/biraz özeniyoruz kurtuldular diye...”

         Mustafa Cengiz Öztürk, iyi bir gazeteci, mükemmel bir sayfa sekreteriydi. Daha önce hangi gazetelerde hangi servislerde çalıştı bilmiyorum. Ama ben onu Türkiye gazetesinde ve kültür sanat servisinde tanıdım, sevdim, onunla dost oldum. Türkiye'den önce Hakikat gazetesinde de çalıştı mı acaba? Çok fazla uzun boylu kendisinden bahsetmeyi sevmezdi zaten. Mustafa abi, nev-i şahsına münhasır bir insandı. Aslında Mustafa Cengiz'di ama gazetede ona ‘Mustafa'yı daha çok yakıştırmış ve bu isimle hitap etmişlerdi. O da Cengiz'i unutmuş, Mustafa ile yetinmişti. Müessesede yaygın olan, “Peki de kurtul” anlayışına uyan kişiliği vardı.

         Servimize sık sık Mehmed Niyazi, Dilâver Cebeci, Ayhan İnal, Sadettin Kaplan, Dursun Gürlek ve diğer yazarlar gelirdi. Oturup sohbet ederdik. Ben bazılarıyla röportajlar yapardım. Mustafa abi ertesi günün sayfasını çizerken bizi dinlerdi. Pek lâfa karışmazdı, nadir hallerde görüşünü beyan ederdi. Hakikaten beyefendi bir kişiydi. Dobra dobraydı aynı zamanda. Gerektiği zamanlarda lâfını hiç esirgemezdi. İsmini hatırlamıyorum ama bir gün yazı işlerinden birisi, alelacele servimize gelmiş. İkinci kattaki odamıza bakmış ki sadece Mustafa abi masasında oturmuş çalışıyor. Ben yokum, Ekrem Kaftan yok, Mehmet Göze yok. Nadir bir hâl ama olabilir. Sonuçta Ekrem'le Mehmet muhabir. Büyük ihtimalle dışarıda ya haber peşindeler, ya da röportaj yapıyorlar. Ben de yemekteymişim belki de. Mustafa abiye telâşla bakmış, bakmış kimseyi göremeyince sormuş: “Abi, kimse yok mu?” Mustafa abi sakin bir şekilde gence bakıp taşı gediğine koymuş: “Abi, biz kimse değil miyiz?”

         Biricik lüksü zaman zaman katıldığı gezilerdi. Bu seyahatlere Nuh Albayrak, Mustafa Asım Gök, Muammer Gürbüz ve kardeşi Celâl Öztürk de iştirak ederlerdi. Hakikaten kültür sanat servisimiz bir aile gibiydi. En çok ziyaret edenlerden biri de Mustafa abinin kardeşi Celâl'di. Oturur sohbet ederdik, sonra abisinin yanına ilişirdi. Aralarındaki konuşma şekli dikkatimi çekerdi. Kısa, az, öz ama derin... Âdeta işaretlerle anlaşıyor, susarken bile koyu bir sohbete ve muhabbete dalıyorlardı.

         Bir çok eski gazeteci gibi teknolojiye başta mesafeliydi. Pek bilgisayar karşısında oturmayı sevmezdi. Önünde sayfa, elinde kurşun kalem, başında gözlük öyle çizerdi. Sonra biz Cağaloğlu'ndan Yenibosna'ya taşındık. Orası farklı bir bina, koca salonlar, üstü açık odalar. Modern cihazlar. Artık eski usul yok. Mustafa abi de kısa zamanda teknolojiye uyum sağladı, hatta boş zamanlarında bilgisayarın başından ayrılmadı. Modern cihazlar onun da dikkatini ve ilgisini çekmişti. Artık sayfaları böyle çiziyordu. Evet basın büyük binalara, gökdelenlere, plazalara kavuşmuştu ama Bâbıâli'nin o çaylı simitli, eski sıcak muhabbetleri çok gerilerde kalmıştı.

         Kenan Akın Genel Yayın yönetmeni olarak gazetede göreve başladığında yanına sayfa sekreteri Erol Dilem'i de getirmişti. Erol Bey, gazetenin bir çok sayfasına olduğu gibi kültür sanat sayfasına da müdahale ediyordu. Mustafa abi, yıllarca emek ve birikimini aktardığı sayfaya müdahaleyi asla büyütmedi. Hatta Erol Beyle samimiyet de kurdu. Mustafa abinin akranı arasındaki ismi “ihtiyar”dı. Aslında gençle genç, yaşlı ile yaşlıydı. Bir gün Bâbıâli'nin tarihi yazılır elbet. Elverir ki o tarihte sadece anlı şanlı köşe yazarları ve genel yayın yönetmenleri yer almasın.  Mustafa Cengiz Öztürk gibi ömrünü iyi bir gazeteci olarak tamamlamış, ‘mutfak'ta çalışmış iyi gazeteciler de hatırlansın. Onu özleyecek, hasretle yâd edeceğiz. Bu vesile ile kendisine Allah'tan rahmet diliyorum, ailesine ve dostlarına başsağlığı ve sabırlar temenni ediyorum. Ruhu şad, kabri nur, mekânı cennet, makamı âli olsun.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.